1. Seçim Gündemi

 

Seçimlerle ilgili olarak genel bir değerlendirme yaptığımızda aşağıdaki noktalar öne çıkmaktadır:

 

AKP’nin Stratejisi, Varsayımlar ve Beklentiler

 

AKP İlk etapta (halen de devam etmekte) kendisine rakip olarak CHP’yi konumlayarak, geleneksel sağ-sol ikileminden faydalanma, günün sonunda %65 (veya 60) seviyesindeki milliyetçi / muhafazakar sağ oyların çoğunluğunu alarak seçimleri kazanma stratejisini uygulamaktadır. Nam-ı diğer kutuplaştırma siyaseti.

 

  • CHP adayının kolay lokma olacağı, yarışın nihayetinde sağ-sol arasında geçeceği öngörülüyordu. (Erdoğan’ın Kılıçdaroğlu’na ısrarla aday olması yününde “çağrıda bulunması” şaşırtıcı değildi.)
  • Doğan Medya’nın devri bu sürecin yönetilmesini kolaylaştırmak içindi. “Ana akım” medya sözde “tarafsızlığını” da yitirecek, topyekün yandaş medyayla seçime gidilecekti.
  • Bu stratejinin en önemli parçası olarak İYİ Parti’nin seçime girememesinin sağlanması gerekiyordu. Yani başka bir “güçlü” sağ adayın olmaması gerekiyordu.
  • Milliyetçi muhafazakarları temsilen “Cumhur İttifakı”ı bu yüzden kuruldu (paralelinde MHP’nin baraj sorunu da giderildi). Çok geçmeden ittifaka BBP de dahil edildi.
  • Muhafazakar kesimin son dönemdeki yükselen yıldızı Saadet Partisi de Cumhur ittifakına katılabilirse “işlem tamam”dı.
  • En önemlisi de “bir yolu bulunup”, HDP mutlaka baraj altında burakılıp “sandığa gömülecekti”.

 

Ancak bu noktada ciddi kırılmalar yaşandı.

 

  • Öncelikle Saadet Partisi tüm çabalara rağmen “Cumhur” ittifakına çekilemedi. Tersine Dindar kesimde muhalif bir güç odağı adayı haline geldi.
  • Üstelik Abdullah Gül gibi bir “ağır top”un Saadet Partisi, hatta tüm muhalefetin ortak adayı olacağı senaryoları devreye girdi.
  • İktidarın sözünü ettiğimiz stratejisine tamamen aykırı olduğu düşünülmüş olmalı ki Abdullah Gül senaryosu “Helikopter” darbesiyle engellendi.
  • İYİ partinin seçim dışında bırakılması sağlanamadı.
  • HDP’yi baraj altına itme çabaları (şimdilik) başarı sağlayacak gibi görünmüyor.

 

 

Aşağıda göreceğimiz “muhalefet  cephesinin hamlelerine” karşın AKP şimdilik bu stratejisini değiştirmiş değil. Belli ki, iktidar açısından en kötü ihtimalle, Muharrem İnce’nin rakip olacağı bir 2. Tur hedefleniyor. Başta Yandaş medya olmak üzere Erdoğan ve Baçeli’nin tüm konuşmalarında Akşener yok sayılıyor, Saadet’e yönelik yalan haberler yapılıyor… Cumhur ittifakına katılmadığı için olsa gerek, Saadet’e sahada öfkeyle yaklaşılıyor, yer yer fiziki şidddetle yıldırılmaya çalışılıyor. Söylem düzeyinde ise yok sayılıyor. Hatta en son Erdoğan bir TV programında “Onların kilosu belli, girmeye gerek yok” bile diyebildi.[1] Öte yandan AKP’nin sözünü ettiğimiz stratejisinin Kemal Kılıçdaroğlu benzeri bir profilin adaylığı varsayımına dayandırıldığı, yani Erdoğan’ın Muharrem İnce’ye oranla biraz daha “kolay lokma” beklediği söylenebilir. Zira ileriki günlerde bunun sürdürülebilirliğinin zorlaştığını gözlemlemek mümkün. Bunda en büyük etkenin de hayli popülist ve renkli tavrıyla Muharrem İnce’nin bireysel başarısı olduğu söylenebilir.[2]

 

Öte yandan AKP’nin Seçim Manifestosu ve Seçim Beyannamesi, açıklandığı salondakileri (ki salon toplantısına katılım da fazlasıyla düşük olmuştu) bile heyecanlandırmayan eskinin kopyası vaatler içermekte ve “O zaman 16 yıldır neden yapmadınız?” sorusunu sordurur nitelikte.

 

Muhalefetin “Hamleleri”

 

Muhalefet tarafında ise siyasetin merkezileştirilmesi stratejisinin uygulandığı gözlemleniyor. Son yılların muhalefetinden beklenmeyecek ölçüde “akıllı” ve “zamanında” hamlelerin devreye sokulması, Batı’nın desteğinde kapsamlı bir “Proje”nin yürütüldüğü izlenimini güçlendirdi:

 

  • Önce CHP’nin 15 milletvekilini İYİ Parti’ye transferi hamlesi ile İYİ Parti’nin seçime katılması için gerekli kriter olan 6 ay öncesinde kongresini yapmış olma kriteriyle ilgili tartışma aşıldı, İYİ Parti’nin Meclis’te grup kurması sağlanarak seçime doğrudan katılması sağlandı.
  • “Millet İttifakı” ile SP ve İYİ partinin olası baraj sorunu “çözüldü”.
  • HDP, “Millet” ittifakına alınmadı; “Merkez”in dışında tutuldu.
  • CHP listelerinden sol isimler tasfiye edildi; (Bu bir anlamda bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde solcu CHP seçmenlerinin oylarının baraj konusunda sorun yaşaması muhtemel HDP’ye yönlendirilmesi sonucu doğuracaktır.)
  • Başta Muharrem İnce sözcülüğünde CHP, Saadet Partisi ve hatta İYİ Parti tarafından “Kürt sorununa ılımlı çözüm” söylemleri devreye sokuldu.
  • CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi ve Demokrat Parti’nin yer aldığı “Millet İttifakı” ortak protokol açıkladı. Protokolün, Cumhur ittifakının protokolünden zayıf bir şekilde “parlamenter sisteme geçiş, kuvvetler ayrılığı, OHAL’in kaldırılması” vurgusu dışında çok da radikal farklar içermediği görüldü.[3]

 

Bu çerçevede HDP’ye ayrı bir parantez açmak yerinde olacak:

 

“Türkiyelileşme” uğruna önceki seçimlerde fazlasıyla yüksek siyaset yürütüp popülist çizgiyi benimseyen ve devrimci Kürt toplumsal siyasetinden uzaklaşan HDP’nin bu seçimlerde “Kürtler Temmuz 2015’ten sonra ve tam da Afrin operasyonunun ardından nasıl olsa AKP’ye oy vermez” hovardalığıyla Kürt sorunu söyleminde dahi “merkezleşen” muhalefetin kervanına katılmış olduğu görünüyor. Zira hem HDP’nin hem de Cumhurbaşkanı adayı Selahattin Demirtaş’ın seçim bildirgesinde “özerklik” ve “özyönetim” vurgusu yer almadı. Seçim bildirgeleri incelendiğinde “Türkiyelileşme”ye çalışan bir Kürt partisinden ziyade CHP’nin solunda yer almaya çalışan bir sol parti izlenimi daha güçlü. Bir nebze de olsa Kürt seçmene hitaben hazırlanan ve Diyarbakır’da düzenlenen toplantıda açıklanan “Kürt Sorununa Çözüm Deklarasyonu”nda, daha önceki bildirgelerde yer alan “Demokratik Özerklik”, “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”na indirgenmiş görünüyor. [4]

 

Daha önce popülist siyaset ve yüksek siyaset yapmasıyla eleştirdiğimiz HDP’nin, örneğin FOX’taki programdaki görüntüsüyle artık bunları da yapmakta zorladığı, başarısız olduğu görünüyor.

HDP barajı geçerse bu kesinlikle parti sayesinde değil, “her şeye karşın” partilerine sahip çıkan Kürt halkı sayesinde olacak. Ne var ki önümüzdeki seçimlerin kilit partisi HDP. Yüzde 10 barajını aşarak Meclis’te milletvekili çoğunluğunun “muhalefetin” eline geçmesinde başrolü oynayacak.

 

Zira AKP stratejisinin en önemli ayağı “HDP’nin mutlaka baraj altında kalması gerektiği”. Bunun için tüm yolların denenmesi bekleniyor. Ancak bu noktada ciddi bir handikap var. Bir yandan MHP ile ittifak yapıp Kandil operasyonu propagandası yaparken diğer yandan Kürt oylarını almak imkansız. Tek çare oylara fiili müdahale. CHP’den İyi Parti’ye tüm muhalefet Erdoğan’ın HDP’yi baraj altında bırakarak ne yapmaya çalıştığının, ve bunun kendilerine neye mal olacağının farkında. Kılıçdaroğlu’nun “HDP Barajı aşmalı” çıkışı ve İnce’nin Kürt seçmeni dikkate açıklamaları, CHP içerisindeki demokrat tabanın HDP’ye ve Demirtaş’a sempatisi, AKP’nin en temel seçim hamlesini de başarısızlığa sürükleyecek gibi. Ancak Muhalefet, keza HDP, “oylara fiili müdahale” konusunu önlemek için ne yapıyor?

 

***

 

Muhalefetin temel stratejisi ve adımları ilk etap akıllıca görünmekle hatta bir “proje” eseri olabileceği izlenimi vermekle beraber demokrasi mücadelesi açısından çok önemli iki sorun barındırıyor.

 

Muhalefet, sandık güvenliğinin olmadığı, devlet imkanlarının tümünün tek bir partinin lehine kullanıldığı, muhalif adayların topluma ulaşacak medya imkanlarının olmadığı, bağımsız yargının olmadığı, iç savaş çığırtkanlığının yapıldığı ve her şeyden önemlisi OHAL şartlarında bir seçim demokratik bir seçim olamayacağını vurgulayan ciddi bir çıkış yap(a)madı. Örneğin sandık taşıma kararına bile güçlü bir tepki örgütlemedi.

 

İkinci olarak muhalefetin özellikle de Meral Akşener’in “Ben cumhurbaşkanı olacağım” ısrar ve vurgusuyla bu seçimi cumhurbaşkanlığı seçimine dönüştürmesi hiç de sağlıklı bir durum değil. En azından Mayıs ayı sonu itibariyle baktığımızda güçlü bir parlamenter sistem vurgusu, kararlı ve net bir demokratikleşme paketi ortaya konmuş değil.

 

Bu zaaf (veya tercih), ileriki süreçte yön değiştirmesi planlanan bir “taktik” olsa bile hem iktidarın ekmeğine yağ sürmekte hem de demokrasi mücadelesini olumsuz etkilemektedir. Bu seçimi bir cumhurbaşkanlığı seçimi olarak görmek ve öyle hareket etmek farkında olmadan, toplumun bu antidemokratik ortamı kanıksamasına yol açar.

Partilerin seçim kampanyalarında parlamenter sisteme geri dönüş, demokrasiyi güçlendirme, kuvvetler ayrılığını yeniden tesis etme temalarının şimdilik çok ön planda olmamasının sebebi ne olabilir? Kapsayıcı bir demokratikleşme paketi dahi gündeme taşınmadı. Kim daha iyi başkanlık yapar üzerinden propaganda yürütülüyor. Bu bilinçli bir strateji midir? Örneğin seçim günü yaklaştıkça veya ikinci turda bu tutum tamamen değişecek midir? Şu anda bu görünmüyor. Sanki “Türkiye’nin bekasının tehlikede olduğu” tezi Millet İttifakı tarafından da genel kabul gören bir tez halinde ve “güçlü başkanlık” Türkiye’nin yönetilebilmesi için hala ihtiyaç olarak görülüyor. Öyle ki devletin Atlantikçi kanadının ve devletin çelik çekirdeğinin, ayrıca ABD ve AB’nin Millet ittifakının arkasında olduğu izlenimi oluşmuş durumda. Millet ittifakında İnce’ye demokrat Türk kesimlere ve Kürtlere, Akşener’e milliyetçi kesimlere, Karamollaoğlu’na ise Türk ve Kürt Müslüman kesimlere hitap etmesi görevi verilmiş gibi görünüyor. Bu işbölümünün önceden planlandığı açık ve şimdilik başarılı bir şekilde yürütülüyor.

 

Her bir partinin kendi söyleminden ayrı olarak bir bütün olarak bakıldığında Millet ittifakı bu haliyle Türk-İslam sentezinin daha demokratik görünümlü “light” bir versiyonu gibi görünüyor. Erdoğan’a çok yıprandığı için geri çekilmesi yönünde güçlü bir mesaj verildiği izleniminden dahi söz edilebiliyor. [5]

 

Erdoğan’a “onurlu çıkış” yolu gösteriliyor olabilir ama Erdoğan bunu kabul edecek mi? Yoksa farklı senaryoları mı devreye sokacak? Bu kavşakta en kritik noktalardan biri Erdoğan ve AKP’nin Batı bloğu ile denge / pazarlık politikalarının seyri olacak gibi görünüyor. Bunun bir ayağını Londra ziyaretlerinde somutlaşan Uluslararası Sermaye diğerini de Londra’nın da batısında yer alan ABD ile başta Menbiç ve dolaylı olarak Kürt sorunu, Suriye vs gibi konularda somutlaşan NATO ekseni oluşturuyor.

 

Pazarlıklar hangi boyuta evrilecek? Şimdilik seçim sonuçları beklenecek gibi görünüyor. Türkiye için 4 hafta uzun sayılabilecek bir süre. Bekleyip göreceğiz.

 

Haziran ayında özellikle aşağıdaki konulardaki gelişmeler belirleyici olarak görünüyor:

 

HDP’nin baraj konusundaki durumu ne olacak? Olası bir Kandil operasyonu bu durumu nasıl etkileyecek? Cumhur ittifakı açısından HDP’nin mutlaka baraj altında kalması gerektiği ortada. Bunun için tüm yolların denenmesi bekleniyor. Ancak bu noktada ciddi bir handikap var, bir yandan MHP ile ittifak yapıp Kandil operasyonu propagandası yaparken diğer yandan Kürt oylarını almak imkansız. Öyle görünüyor ki Hükümet bu handikaptaki tercihini son anda yapmak zorunda kalacak. Son bir çare oylara fiili müdahale ise bu nasıl yapılacak ve muhalefet ve HDP’nin tavrı ne olacak?

 

 

2. Ekonomi Gündemi

 

Ekonomideki temel sorun ve açmazları daha önce tartışmıştık. [6] Burada ağırlıklı olarak Mayıs ayının en önemli temel gelişmelerine değineceğiz. Bunların en önemlisi de AKP’nin Batı bloğu ile denge / pazarlık arayışlarının ilk uğrağı olan Londra ziyaretleriydi.

Önce neler olduğunu hatırlamaya çalışalım:

14 Mayıs’ta Bloomberg TV ile Londra’da yaptığı röportajda ekonomi ve siyasetle ilgili açıklamalar yapan Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ekonomideki çalkantılar ve siyasi gündemle ilgili soruları yanıtladı. “Merkez Bankamız tabii ki özgürdür” diyen Erdoğan sözlerine şöyle devam etti: “Fakat Merkez Bankası bu özgürlüğü kullanarak yürütmenin tepesindeki başkan tarafından verilen direktifleri görmezden gelemez. Merkez Bankası değerlendirmelerini buna göre yapacak, adımlarını buna göre atacaktır. İnanıyorum ki bu, gelecekte çok yararlı olacaktır” değerlendirmesini yaptı. Röportajın yayınlanmasından sonra Türk lirası dolar karşısında yüzde 0.6 değer kaybederek 1 dolar 4.3942 TL’ye çıktı.

Uluslararası yatırımcılardan Erdoğan’ın ekonomi toplantıları yorumu ise kısmen şaşkınlık kısmen eleştiri içeriyordu: “Düşman arıyor, şaşkınız, piyasalarla savaşıyor”. [7]

14 Mayıs toplantılarının uluslararası mali sermaye temsilcilerinin Erdoğan’ın olası başkanlığının ağır sonuçlarıyla yüzleştiği bir an olduğu söylenebilir. Hatta bu sürecin, olup bitenler konusundaki farklı yorumlar açısından bir ölçüt teşkil ettiğini vurgulamamız gerekir. Bu toplantıdan önce bir kısım yorumcu “piyasaların” bu toplantı öncesinde baskın seçimi “satın almış” olduğunu, hemen ardından gelen merkez bankasının 75 baz puanlık faiz artırımı ile ortamın ısındığını, küresel piyasaların Erdoğan’ın yeni başkanlık dönemine hazırlanmaya başladığını iddia ediyordu. (Kendi görüşümüzü daha önce tartışmaya açmıştık. Bkz. Dipnot 6). Bu görüştekilere göre 14 Mayıs’ta bütün bunlar bir anda tam tersine döndü. Fon yöneticilerinde, mali sermayenin temel kuralları olan“merkez bankası bağımsızlığı” ve“popülizmin para politikasına etki edememesi” kurallarının açıkça çiğnendiği, ve Erdoğan’ın faiz karşıtlığının İslamcı yaklaşımlarından kaynaklandığı izlenimi hakim oldu. Sonuçta, TL’nin değer kaybı durdurulamadı ve 23 Mayıs’ta tam anlamıyla çöküş yaşandı. Sabah saatlerinde Dolar 4.92’ye çıkarken dövizdeki dalgalanma nedeniyle Tahtakale’deki bazı döviz bürolarının döviz alım ve satışını kısa süreli durdurduğu görüldü. Öyle ki Merkez Bankası’nın yüzde 3’lük faiz artırımı bile artık TL’nin çöküşüne engel olamıyordu. Piyasalar kapandıktan sonra toplanan Para Politikası Kurulu’nda alınan kararın ardından Dolar ancak 4.54’e (14 Mayıstaki seviye olan 4,38’in de üstünde bir noktaya) kadar gerileyebildi. Uzmanlar (Mehmet Şimşek de dahil) hamlenin geç geldiği konusunda hemfikir kalırken Erdoğan ise “Türkiye serbest piyasa ekonomisini tüm kuralları ve kurumları ile uygulayan bir ülkedir. Bugün olduğu gibi yeni yönetim sisteminde de para politikalarında küresel yönetişim ilkelerine bağlı kalmayı sürdüreceğiz ama küresel yönetişim biçimlerinin de ülkemizi bitirmesine müsaade etmeyeceğiz… Seçimden sonra tedbirleri çok farklı alacağız” diyordu.

Peki Erdoğan Londra’da neden böyle konuştu? Şimdiye kadar hep yaptığı gibi; halka faiz karşıtı konuşmalar yaparken mali sermaye gruplarına “siz ne derseniz o olacak” diyemedi mi? Erdoğan’ın bilinen aşırı özgüveni, kibri ve Türkiye’de en büyük sermaye gruplarının bile ona açıktan itiraz etmeyi bırakmış olması mıdır tek etken? Bize göre bu konuda bu kez farklı etkenler rol oynadı: Birincisi, başta inşaat sektörü ve“Anadolu Kaplanları” olmak üzere Erdoğan yandaşı sermaye çevrelerinin ve klientalist bölüşüm ağının böyle bir faiz artırımıyla yıkıma uğrayacak olmasıdır. İşte bu yüzden hükümet bu süreçte başta Ziraat Bankası üzerinden bankalara konut satışlarında aylık %1’in altında faiz uygulamayı dayattı. Yine döviz borcu olan işletmeleri korumak üzere Eximbank üzerinden alınan dövizli kredilerin geri ödemelerinde kur sabitlemesine (USD = 4,20 olacak şekilde) gitti. Bir diğer etken ise, faiz artışının AKP’nin dayandığı borç çarkını felce uğratabileceği endişesidir. Önceki dönemlerde faizler mümkün olduğunca düşük tutularak borçlanma hep teşvik edilmişti. Hane ekonomileri, kredi kartı, tüketici kredisi, ev kredisi vb. borçlanmaları yoluyla ayakta kalabilmişti. Faiz artışı insanlara ülkenin içinde bulunduğu ekonomik durumu daha çıplak biçimde hissettirebilirdi. Bu kaçınılmaz sona her koşulda gelinecekti; ama seçimler biraz da bu yüzden erkene alınmamış mıydı?

Erdoğan’ın Londra’da yol açtığı “skandal” ancak yeni bir ziyaretle telafi edilebilir diye düşünüldü. Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın yine fon yöneticileriyle, mali sermaye gruplarıyla Londra’da bir dizi toplantı yapmasına karar verildi ve  28-29 Mayıs’ta 2. Londra çıkarması düzenlendi. Bir yandan Londra yollarına düşülerek mali sermayeye “ne istediniz de vermedik” denecek, diğer yandan seçim meydanlarında “dış güçler Reis’i yemek istiyor” demagojisiyle oy toplamaya çalışılacaktı. Zira meydanlarda döviz bozdurma kampanyaları yeniden başladı. [8] TL’nin çöküşü bir kez daha dış düşmanlara, faiz lobilerine bağlanarak, AKP’nin yol açtığı felaketlere toplumdan yükselen homurtular “dışa” yöneltilmeye çalışıldı.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Kurmuş murmuş. Ne kuru ya? Hepsi hikaye bunların,” demesinin üzerinden iki gün geçmeden Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ve Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya soluğu Londra’da aldı. Mehmet Şimşek ilk işi olarak Erdoğan’ın söyleminin gerekçesini Londra’da “seçim söylemi” olarak aktarmak oldu: “Erdoğan iç politikaya dönük konuştu”.

Cumhuriyet gazetesinin haberine göre “Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek ile Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın Londra’da portföy yöneticileriyle yaptığı toplantıda, yatırımcılara enflasyonun artması durumunda tekrar faiz artışı sözü verdiği öğrenildi… Şimşek ve Çetinkaya ile görüşmelere katılan iki yatırımcı, Bloomberg’e yaptığı açıklamada, 4 Haziran’da açıklanacak mayıs ayı enflasyon verisinin yüksek gelmesi durumunda Merkez Bankası’nın tekrar faiz artıracağına dair güvence verdiklerini anlattı. İsimlerini vermeyen yatırımcılar, Şimşek ve Çetinkaya’nın sermaye kontrolleri uygulamayacaklarına dair de söz verdiklerini aktardı. New York merkezli Brown Brothers Harriman & Co. stratejisti Win Thin, Merkez Bankası’ndan 7 Haziran’daki Para Kurulu Toplantısı’nda 300 baz puan (yüzde 3) faiz artışı yaparak kararlı duruşunu göstermesi gerektiğini, 7 Haziran’da ek faiz artışı gelmezse bankanın kredibilitesini kaybedeceğini söyledi.” [9]

Mayıs sonunda gerçekleşen II. Londra Seferi sonrasında, küresel sermaye ile Erdoğan yönetimi arasında aşağıdaki çerçevede bir mutabakat sağlandığı görülüyor:

Uluslararası sermaye, seçimlere kadar kur istikrarının sağlanması konusunda (Türkiye’den para çıkışının durdurulması konusunda) güvence vermiş olacak ki döviz talebi azaldı ve kur artışı en azından durağanlaştı. Buna karşılık olarak hükümet de uluslararası sermayeye “yüksek reel faiz getirisi” sözü vermiş olsa gerek. Bu faizlerin reel enflasyonun en az 5-6 puan üzerinde bir faiz oranı demek. Hükümetin diğer olmazsa olmaz taahhüdü de faizle birlikte reel enflasyonun da çok fazla tırmanmaması için – elbette ki seçimlerden sonra – katı bir kemer sıkma programının uygulanması. Tarafların bu mutabakatın koşullarına riayet edip etmeyeceklerinin gözlemleneceği ilk olay, 4 Haziran’da açıklanacak olan – muhtemelen yüksek – enflasyon verisi sonrasında faiz artışının gelip gelmeyeceğidir. Bu açıdan 7 Haziran’daki merkez bankasının faiz kararının ve piyasaların tepkisinin ne olacağı çok önemli görünüyor.

Peki ama bunlar kaçınılmaz idiyse 14 Mayıs’ta Londra’da koparılan fırtınanın nedeni neydi? Kanaatimizce, uluslararası sermaye sadece yukarıdaki “mali disiplin” kriterleriyle yetinmedi ve neoliberal politikaların sadece mali politikalarla uygulanmasının mümkün olmadığının bilinciyle siyaset alanına dair beklentilerini de dile getirdi. Örneğin OHAL’in kaldırılması, tekrar yeni bir “çözüm süreci”nin gündeme getirilerek Türkiye’nin uzun vadede yatırım yapılabilir ülke konumuna taşınmasının koşullarının sağlanması gündeme gelmiş olabilir mi? Erdoğan’ın bunu memnuniyetle karşılamış olması beklenebilir mi?

***

Haziran ayında ekonomi cephesinde belirleyici olması muhtemel, takip edilmesi gereken konuların şunlar olacağı görünüyor:

4 Haziran’da açıklanacak olan – muhtemelen yüksek – enflasyon verisi sonrasında faiz artışının gelip gelmeyeceği. Bu açıdan 7 Haziran’daki merkez bankasının faiz kararının (en az 3 puan olması bekleniyor) ve piyasaların tepkisinin ne olacağı çok önemli görünüyor.

Diğer iki veri de Haziran 2. Haftasında açıklanacak olan 2018 birinci çeyrek büyüme oranı ve cari açık rakamları.

2. Dış Politika Gündemi

 

MAYIS ayındaki dış politikadaki önemli gelişmeleri aşağıdaki şekilde özetleyebiliriz:

  • Lübnan’da Hizbullah seçimlerden galip çıktı. Bu sonuç, Ortadoğu’da Şii ekseninin güçlenmesinin bir diğer tezahürü olarak yorumlandı.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/05/08/veliahtim-prensim-lubnan-size-sey-dedi/

  • Şii ittifakına karşı Suni eksende bir hareketlenme var ve bu Türkiye’yi bir yol ayrımına sürüklüyor. Türkiye Suni eksene yaklaşmak durumunda ama kendisi aksiyoner olacak mı? Ör: Suudiler Yemen’deki hükümet sarayını yerle bir etti. Fırat’ın doğusunda ABD-Fransız üssü kuruldu. Esat “artık Fransızlar da bizim düşmanımızdır” gibi bir açıklama yaptı.
  • Trump ABD’nin İran ile yapılan nükleer anlaşmadan çekildiğini açıkladı. Temmuz 2015’te, Çin, Almanya, Fransa, Rusya, İngiltere ve ABD’den oluşan ve P5+1 olarak adlandırılan ülkeler, İran ile uranyum zenginleştirmeyi azaltması karşılığında bazı ekonomik yaptırımların kaldırılmasını öngören nükleer anlaşma imzalamıştı. ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, Hazine’nin İran’la iş yapan şirketlere kontratlarını sonlandırmaları için 180 gün vereceğini söyledi.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/05/10/trumpin-barutu-bibinin-atesi/

  • Putin, Esad ile görüşmede, “Teröristler, Suriye’nin kilit önemdeki noktalarında silah bıraktı. Bu, Suriye’nin altyapısını eski hale getirme, teröristleri başkent Şam’dan uzaklaştırma, başkent yakınlarında faaliyetini neredeyse tamamen sonlandırma fırsatını yarattı” ifadelerini kullandı. Görüşmenin ardından gazetecilere açıklamalarda bulunan Peskov, “Suriye Devlet Başkanı, Suriye Anayasası üzerinde çalışması gereken anayasa komitesinin oluşturulması için kendi temsilcilerini, Suriye heyetinin kendi kısmını gönderme kararını aldı. Onlar, Birleşmiş Milletler’e gönderilecek, zira bu çalışmalar Cenevre süreci temelinde yapılıyor” diye ekledi.  “yabancı silahlı güçlerin Suriye topraklarından çıkarılması” ifadesi dikkat çekti.

 

  • Ardından 31 Mayıs’ta Esad, YPG ile müzakerelere oturmanın ilk seçenekleri olduğunu ifade ederken, bu görüşmelerden sonuç alınamaması takdirde YPG/PYD’nin kontrolündeki bölgeleri ‘güç kullanarak’ ele geçireceklerini söyledi.
  • Menbiç’te ABD yeni bir üs kuracağını açıkladı, burada Fransız askerleri yerleşti. ABD askerlerinin iki yeni üs kurduğu Suriye’nin kuzeyindeki Menbiç’ten yeni bir son dakika haberi var. Yerel kaynaklar, Türkiye’nin teröristlerden temizlemek istediği kritik ilçeye Fransız özel kuvvetler askerlerinin de geldiğini bildiriyor. Ayrıca, Fransız askerlerinin Amerikan kuvvetleriyle birlikte devriye gezmeye başladığı da yine aynı kaynaklar tarafından aktarılıyor.

http://www.milliyet.com.tr/flas-iddia-fransizlar-da-dunya-2640407/

***

Mayıs ayında Türkiye dış politikada genel olarak Batı ile gerilimli bir politika izlemekten kaçındı. Avrupa ile örneğin referandumdan önceki sertleşmeler hemen hiç söz konusu değil. Bu durum seçim bildirgesine de yansımış durumda. [10] Öyle görünüyor ki Türkiye Londra’da başlayan süreçleri bu kez ABD ile ilişkileri çerçevesinde genişletecek.

Haziran ayı başında ABD ile Menbiç görüşmeleri başlayacak. Bu konunun seyri ve adım adım yürütülen Kandil operasyonun hangi boyuta ulaşacağı konusundaki gelişmeler, Türkiye’nin hem dış politikadaki tercihini (ABD ile yakınlaşma) hem de seçim sürecini belirleyecek gibi görünüyor.

Askeri, siyasi, uluslararası pek çok boyutuyla ayrıca tartışılması gereken Kandil Operasyonu hamlesinin seçimler çerçevesinde ele alırsak; [11] bu hamlenin iç politikadaki hedefinin muhalefet içinde ayrışmaları zorlamak olduğunu söyleyebiliriz. AKP’nin, Kandil hamlesiyle oylarını artırmak, gündemi değiştirmek, ekonomik krizi unutturmak gibi hedeflerinin de olduğu söylenebilse de asıl olarak bu konu karşısında muhalefetin geliştireceği yaklaşımlarla HDP’yi yalnızlaştırmayı isteyeceğini öngörebiliriz.

Zira CHP ve diğerleri Afrin Operasyonu sırasında ve sınır ötesi tezkeresi görüşülürken milliyetçi baskıya teslim olmuş ve AKP’yi desteklemişti. Hem CHP, İyi Parti ve genel olarak Millet İttifakı bir kez daha AKP’nin arkasına takılmak zorunda kalacak, hem de aldıkları bu tutumla HDP’yle karşılıklı olarak etkileşime girme imkanları kalmayacak. Kandil Operasyonu’nun seçimlere dönük kısa vadeli hedefi bu olsa gerek. Bunun diğer anlamı da Kürt oylarından vazgeçilmiş olması ve HDP’ye barajı geçirtmemenin başka bir yolunun bulunması….

Önümüzdeki dönemde siyaseti bu konudaki tercih ve tutumlar belirleyecektir. Başta Menbiç ve Kandil operasyonu ve Türkiye’nin Batı eksenindeki yeni rolünün ne olacağına ilişkin gelişmeler belirleyecek gibi görünüyor.

 


[1] https://www.milligazete.com.tr/haber/1556110/saadet-lideri-karamollaoglundan-cumhurbaskani-erdogana-kilo-cevabi

[2]  http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/987225/Muharrem_ince_fenomeni.html

 

[3] http://www.karar.com/yazarlar/yildiray-ogur/ayni-yoldan-gecmisiz-bizden-ez-ogluma-6911

[4] Son seçim bildirgesi için bkz.: https://www.gercekgundem.com/siyaset/14836/hdpnin-secim-bildirgesi-aciklandi

2015 seçim bildirgesi için bkz.: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/259275/iste_HDP_nin_secim_bildirgesinin_tam_metni.html

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/981160/HDP_den__Kurt_Sorununa_Cozum_Deklarasyonu_.html

 

 

[5] Örneğin Yalçın Küçük şunu söyledi: Erdoğan’a tamam deyip Gül-Babacan’ı getirmeye çalıştılar. Erdoğan buna ikna olmadı. Şimdi Erdoğan ben çekilebilirim ama geçişi ben belirleyeceğim noktasında. Batı ekseni millet ittifakına oynuyor. Tayyip seçimlere asılıyor ama kaybetmesi halinde geçiş dönemini belirlemek istiyor. Gül-Babacan aday olmamakla birlikte lobi faaliyeti devam ediyor.

 

[6] “Seçim Kararı ve Ekonomideki Gelişmeler” https://www.art-izan.org/one-cikanlar/secim-karari-ve-ekonomideki-gelismeler

 

[7] Detaylar için Bkz.: https://www.art-izan.org/guncel/13-26-mayis-2018-gundemi

 

[8] http://www.hurriyet.com.tr/gundem/cumhurbaskani-erdogandan-ilk-miting-erzurumda-40848999

[9] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/985966/Yabancilara_faiz_artirimi_sozu.html

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/ekonomi/986510/Simsek_ve_Cetinkaya_dan_Erdogan_in_konusmasina_Londra_da__secim__savunmasi.html

[10] .. ABD’ye karşı korkusuzca (!) dikilen dünya lideri Erdoğan’ın  “Amerika ile yaşadığımız sorunları aşarak müttefiklik ruhuna uygun bir ilişki tesis etmenin yollarını arayacağız”diye centilmenleşmesi de çok dikkat çekici… 4 Haziran’da ABD’de çok önemli bir randevu var. İki ülke Dışişleri Bakanları bir araya gelecek. Afrin, Menbiç, Fırat’ın doğusu, PKK, Vay Pi Ci, baskın seçim kararı alındığından beri ağızlara alınmıyor…  PKK/YPG’ye ABD tarafından yapılan 5 bin TIR’lık yardım desteğine tepkiler de buhar oldu. Kulağıma gelen yeni bilgilere göre;  … Londra’dan sonra katı faiz politikaları yumuşadı…4 Haziran’dan önce kabadayı dış politika centilmenleşti!..

Kaynak Yeniçağ: Erdoğan neden sakinleşti?.. – Ahmet TAKAN http://www.yenicaggazetesi.com.tr/erdogan-neden-sakinlesti-47561yy.htm

 

[11] Kandil konusu her zaman bir gündem olagelmiş ve operasyon ihtimalleri tartışılmıştı. Bo konunun çok yönlü ve zor bir konu olduğu da biliniyordu. Örneğin 2012’de dönemin Genelkurmay Başkanı böyle bir operasyonun temel şartlarını şu şekilde açıklamıştı: “Orgeneral Özel, Silahlı Kuvvetlerin Kandil’i etkisiz hale getirecek güce sahip olduğunu ancak, oraya gidişin belli şartları olduğunu anlattı. Kandil’e saldırının bir devlet kararı gerektirdiğini, ABD’nin buna rıza göstermesinin de şart olduğunu hatırlatan Özel “Ağır kayıplar da olabilir. Kamuoyu da buna hazırlıklı olmalı” diye konuştu. 

http://www.haberturk.com/gundem/haber/752558-kandile-girmenin-sarti-var

Kandil, bir ucundan diğer ucuna araçla 6-8 saatte kat edilebilen, 200’e yakın köyden, onbinlerce sivilin yaşam alanlarından oluşan bir coğrafya. Orgeneral Özel’in belirttiği şartların oluşup oluşmadığını; bölgesel ve uluslararası dengelerin bu çapta bir operasyona ne ölçüde imkan tanıdığını, yoksa Kandil operasyonuna sınırlı bir “kontrol sahası açılması”na olanak sağlayacak ölçüde mi izin verildiğini, önümüzdeki dönemde ayrıca inceleyip tartışacağız.