CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’nı iptal eden mutlak butlan kararıyla birlikte yargı bürokrasisi aracılığıyla CHP’ye yapılan darbelerde yeni bir aşamaya geçildi. CHP’nin 2024 yerel seçimlerinden birinci parti  çıkması, Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanlığı adaylığını ortaya koymasından sonra Türkiye’de uzun süredir adım adım kurumsallaşan yargı vesayeti rejimi üzerinden pek çok hedefi olan bir darbe mekaniği devreye sokuldu. 19 Mart 2025’te Ekrem İmamoğlu’nu, 21 Mayıs’ta Özgür Özel liderliğindeki CHP yönetimini hedef alan süreçte iktidarın CHP’ye yönelik müdahalesi ile CHP içi muhalefetin parti içi iktidar mücadelesi birbirine eklemlenerek ilerliyor.

19 Mart 2025 darbesinin hedefi, Ekrem İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı yürüyüşünü kesmekti. Bilindiği gibi başkanlık adaylığını engellemek için Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diploması iptal edildi; yolsuzluk suç örgütü icat edilerek İBB başkanlığı düşürüldü, hapse atıldı; bu da yetmedi 2019 seçimlerinde casuslukla suçlandı. Hakkında açılan her bir dava geleceğin başkan adayının tasfiye sürecinin parçaları haline getirildi. 21 Mayıs 2026 mutlak butlan darbesi ise doğrudan Özgür Özel liderliğindeki CHP yönetimini hedef aldı. Çünkü Özgür Özel, 38. CHP Olağan kurultayında partinin başına geçtikten sonra iktidarın çizgisinde bir muhalefet partisi örgütlemedi. CHP’nin kontrollü ya da yandaş muhalefet pozisyonuna geri dönmesini kabul etmedi. Parti başkanlığını hedef alan kurultay iptali davası CHP içinde iktidarını kaybeden başta Kemal Kılıçdaroğlu çizgisi olmak üzere diğer odaklar tarafından gündeme getirildi. Özgür Özel’in 2024 yerel seçimlerindeki başarısı da parti içi iktidarını kaybeden odaklara geri adım attırmadı.

Ekrem İmamoğlu tutuklandıktan sonra Özgür Özel, Ekrem İmamoğlu çizgisine sahip çıktı. 19 Mart’tan beri biri İstanbul diğeri başka bir şehirde her hafta en az iki miting organize ederek darbe sürecine karşı çıktı. İktidar odağının “Ekrem’i bırak” çağrılarına olumlu yanıt vermedi. Ekrem İmamoğlu ve çalışma arkadaşlarını kuşatan Akın Gürlek yargısını açıktan hedef alarak hukuksuzlukları, operasyonların siyasi niteliğini ve iktidarın yolsuzluklarını teşhir etmeye devam etti; erken seçim sürecini örgütlemeye başladı.

Nihayetinde iktidar ve CHP içi muhalefet kenetlendi ve bir süredir kenarda bekletilen mutlak butlan kararı çıktı. Yetkili olmayan bir mahkemenin kararı ile parti yönetimi Kemal Kılıçdaroğlu’na teslim edildi. Türkiye siyaseti böylece yeni bir garabet daha üretmiş oldu: Defalarca kez genel başkan seçilmiş Özgür Özel karşısında, AKP yargısının atanmışı olarak Kemal Kılıçdaroğlu partinin başına -üyelerin, delegelerin ya da seçmenin iradesiyle değil- iktidar yargısının açtığı koridordan paraşütle indirildi. 2023 genel seçimlerindeki hezimet sonrası partiyi değişim isteyenlere bırakmamakta direnen Kılıçdaroğlu, CHP seçmeninin gözünde tüm itibarını kaybetmişti. CHP belediyelerine yapılan hukuksuz operasyonlar karşısında partinin yanında durmamış, tersine bu yargı operasyonlarını partideki konumunu geri almak için kullanmak istemişti. Toplumsal ve siyasal meşruiyetini büyük ölçüde kaybetmiş bir siyasetçi, seçilmiş rakibinin karşısına ancak iktidar yargısının atanmışı olarak çıkabildi.

Mutlak butlan kararının Kürt meselesinin çözüm sürecinde yeni bir aşamaya geçildiği, İBB davalarının toplumda iktidarın istediği karşılığı yaratmadığı ve Özgür Özel’in erken seçim çağrıları yaptığı bir dönemde çıkarılmasıyla bir taşta pek çok kuşun vurulmak istendiği söylenebilir.

İBB davaları başlamadan önce toplumun önemli bir kesimi, bu operasyonların yolsuzlukla değil siyasi tasfiye ile ilgili olduğu kanaatine sahipti. Davalar başladığında bu kanaat daha da güçlendi. Etkin pişmanlıktan yararlanarak Ekrem İmamoğlu’nu suçlayanlar arasında bu suçlamaların kendilerine dikte edildiğini, tehdit altında ifade verdiklerini söyleyen itirafçıların sayısı arttı. İftiracılar bir bir Ekrem İmamoğlu’na iftira attıklarını itiraf eder oldu. Bu durum mahkemelerin tuhaf bir sahneye dönüşmesine yol açtı. Hukuk düzeni ile absürt tiyatro arasındaki sınır giderek silikleşti. İftiracının itirafçıya; bugünün iktidarının, geleceğin olası iktidarının muhalefetine dönüştüğü bu sahnelerin yaratıcılığı sanatçılara dudak uçuklatır mı bilinmez; ama senaryo yazarlarının ekmeğine ortak olan bir siyaset biçimiyle karşı karşıya olduğumuz aşikar.

İnsan aklıyla dalga geçen bu siyaset biçiminin sürdürülmesinin nedenlerinden biri diktatörlüğün yasa dışı işleyişinin zeminini sağlayan yargı vesayeti rejimi. Toplumu ve siyaseti yargıyla, yargı bürokrasisi ile dizayn etme çabası ve bunun dış siyasetle ilişkisi. Türkiye’de iktidar bloğu 2015’ten beri, dozu giderek artan bir otoriterlik içinde ilerliyor. Rejimin sürdürülebilirliği yalnızca iç baskı mekanizmalarına değil, aynı zamanda uluslararası sistemin sunduğu imkanlara dayanıyor. İsrail’in Filistin’e uyguladığı soykırım politikası, İsrail ve ABD’nin Ortadoğu stratejisi ve Erdoğan yönetiminin bölgesel rolü birlikte düşünüldüğünde, Batılı güçlerin Türkiye’de rejim krizinin kontrolden çıkmasını istemediği görülüyor. Ekrem İmamoğlu’na yönelik 19 Mart darbesi, Özgür Özel’e yönelik 21 Mayıs darbesinin Trump’la yapılan görüşmelerde meşruiyet aldıktan sonra devreye sokulması tesadüf olmasa gerek. Avrupa ve ABD’den alınan jeopolitik kredi, içerideki otoriterleşmeyi hızlandırıyor. İktidar, uluslararası desteğini aldıktan sonra bunun verdiği güvenle iç siyasette darbe süreçlerini hızlandırıyor, adeta level atlatıyor.

CHP’ye yönelik operasyonların Kürt meselesinin çözüm süreciyle birlikte devreye girmesi de tesadüf olmasa gerek. Hatırlanacağı gibi Ekrem İmamoğlu 16 Mart 2024 yılında Diyarbakır’da yaptığı Kürtlere eşit vatandaşlık sözü verdiği konuşmasının hemen sonrasında tutuklanmıştı. Mutlak butlan kararı da çözüm sürecinde Abdullah Öcalan’ın statüsünün tartışıldığı, Devlet Bahçeli’nin çıkışına Erdoğan ve AKP cephesinin sessiz kaldığı bir dönemde gündeme geldi. Türkiye’de Kürt meselesinin çözümü, yalnızca silah bırakma ya da teknik müzakere başlığına indirgenemez; hukuk devletine geçiş, devletin paradigma değişimi gerçekleşmeden mümkün olamaz. Örneğin silah bırakanların Türkiye’ye geldiklerinde bugünkü siyasi iklimde gidecekleri yer ancak cezaevleri olabilir. Onlar cezaevlerine gitmezse cezaevlerinde yıllardır Kürt meselesinden dolayı tutuklu insanlar -mesela büyük halk desteğine sahip Selahattin Demirtaş ve yüzlerce Kürt siyasi tutuklu- hapishanelerde kalmaya devam mı edecek? Bu açmaz giderilmeden, demokratik siyaset kanalları açılmadan Kürt meselesi çözümsüzlüğe mahkûm edilir. Demokratik siyaset kanalları açıldığında ise bu durum otoriter yönetim biçiminin gerilemesine imkân veren bir zemin oluşturacak; bu da iktidarını korumaya odaklanan Erdoğan ve AKP için olumlu sonuç vermeyecektir. Devletin koridorlarında neyin nasıl konuşulduğu bilinmemekle birlikte mutlak butlan kararı ile Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel liderliğindeki CHP’nin tasfiye edilerek iktidara ortak hâle gelememesi için uzlaşıldığı iddia edilebilir.

Bu koşullarda demokrasi ve özgürlük talep eden toplumsal muhalefet odaklarının ne yapacağı giderek önem kazanıyor. Yıllardır toplumsal özgürlüklerin daraltılması karşısında demokrasi talep eden güçlerin asgari müşterekler üzerinden birlikte hareket etmesi beklenirken bu, gerçekleşemiyor. Başta CHP ve Kürt siyasetinin demokrasi ve özgürlük mücadelesi yüksek siyasetteki sembolik açıklamalar dışında birleşemiyor. Ne operasyonlarla kuşatılmış CHP, Kürt meselesine odaklanabiliyor ne de Kürt siyaseti CHP’ye yönelik darbelere karşı güçlü bir itiraz geliştirebiliyor. Kürt siyasi hareketi bu gibi operasyonların toplumsal etkisini yakından bildiği halde İBB operasyonları sonrasında kurulan Aile Dayanışma Ağı’yla dahi buluşma gerçekleştiremiyor. Silivri davalarına gösterilen cılız ilgiye de ayrıca bakılabilir. CHP ise yıllardır terör retoriği üzerinden örgütlenmiş Türk toplumuna Kürt meselesinin çözümünün önemini, eşit vatandaşlık politikasını nasıl hayata geçireceğini anlatamıyor. 2026 Ocak ayında yaptığı Toplumsal Barış ve Demokrasi Konferansı gibi son derece önemli buluşmaları sürekli hâle getiremiyor. CHP ve Kürt siyasetinin demokrasi ve özgürlükler mücadelesi birbirine eklemlenmediğinde iktidar bloğu bütün kırılganlıklarına rağmen bu parçalanmışlık sayesinde “böl yönet siyaseti” ile ayakta kalmaya devam edebiliyor.

Böyle bir ortamda ne Kürt meselesi ne de Kürt meselesinin çözümünün de parçası olduğu demokrasinin, ifade ve örgütlenme özgürlüğünün genişletilmesi mümkün olabilir. Bu durumda iktidar bloğu, anlaşmazlıklarına rağmen birlikte hareket etmeye devam ederken hem CHP’nin demokrasi mücadelesinin önünü kesiyor hem de Kürt siyasetinin çözüm süreci stratejisini kontrol altında tutmaya devam edebiliyor. CHP’nin davası CHP’ye; Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik çözümü Kürt siyasetine bırakıldıkça iktidar tüm kırılganlıklarına rağmen uluslararası konjonktürün sağladığı kolaylıkla iç siyasette istediğini yapmaya devam edebiliyor.

Mutlak butlan kararına dönecek olursak bu karar; Türkiye’de siyasal alanın seçimle değil yargı mekanizmalarıyla yeniden düzenlendiği, iktidarın yalnızca bugünü değil geleceğin muhalefetini de şekillendirmeye çalıştığı yeni rejim biçiminin işaretlerinden biri. Bu yeni yönetim biçimine karşı güçlü bir karşı çıkış örgütlenmedikçe, mutlak butlanın yalnızca CHP’yi hedef alan bir hukuk terimi olarak kalmayacağı, siyasal hayatın genel işleyiş biçimine dönüşeceği iddia edilebilir.