Bu yazı, Türkiye’de sıklıkla dile getirilen “kardeşlik” ve “barış” söyleminin gerçekten eşitliğe dayanıp dayanmadığını tartışmaktadır. Eğer kardeşlik, eşitler arasında kurulması gereken bir ilişkiyse Türkiye’de Kürtlerle ve diğer toplumsal kesimlerle kurulan ilişki neden eşitlik üretmemektedir? Ve daha önemlisi, eşitliğe dayanmayan bir kardeşlik söylemi kalıcı bir barış inşa edebilir mi? Yazının temel sorusu budur.

Pek matah bir örnek olmasa da kardeşlik denince aklımıza çoğu zaman aile gelir. Devlet “baba”dır, yurttaşlar aynı evin “çocuklarıdır.” Aynı çatı altında yaşadığımız, aynı sofraya oturduğumuz, aynı soyadını taşıdığımız varsayılır. Bu anlatı sıcak ve birleştirici görünür. Oysa en sıradan bir aile düzeninde bile kardeşler arasında hem hukuki hem de ahlaki eşitlik esastır. Bir çocuğun o aileye ait olması için şart ileri sürülmez, aidiyet pazarlık konusu yapılmaz. Sevgi de hak da koşula bağlanmaz.

Fakat Kürtlerin yaşadığı deneyim çoğu zaman bu ideal tabloya uymadı. Kabul, çoğu kez belli sınırlar içinde mümkün oldu. Aidiyet ise “sessizliğe” bağlandı. Kimliğini gizlediği ölçüde devlet kademelerine girebildi, milletvekili, bakan, başbakan ve cumhurbaşkanı olabildi. Ama bunları olurken Kürt olamadı ya da Kürt olurken bunları olamadı. Hak arayışı, güvenlik meselesi gibi sunuldu. Böyle olunca kardeşlik söylemi ile yaşanan gerçeklik arasındaki mesafe daha da büyüdü.

Bu durum için “Üvey evlat” benzetmesi bile bazen hafif kalır. Çünkü üvey evlat yine de ailenin bir parçasıdır. Adı vardır, hukuku vardır. Oysa burada zaman zaman daha ağır bir duygu ortaya çıkıyor. Yok sayılmadığında bile, sanki dışarıdan alınmış, kan bağı yokmuş gibi görülen, sofrada yeri sınırlı, daha çok hizmete çağrılan ama soyadını taşıma, mirastan pay alma gibi temel haklara sahip olmayan bir “besleme” muamelesi…

Oysaki “Kardeşlik” kavramı birleştirici ve umut verici bir anlam taşıyabilir. Siyasal bağlamda kullanıldığında ise çoğu zaman yapısal eşitsizlikleri görünmez kılan bir üst anlatıya dönüşür. Gücün merkezde yoğunlaştığı devletlerde kardeşlik söylemi, eşitliğin değil hiyerarşinin dili hâline gelebilir. Böyle durumlarda haklar, eşit yurttaşlık temelinde tanınmaz. Merkezin uygun gördüğü ölçüde ve şartlı biçimde “bahşedilir.”

Kardeşlik, eşitler arası bir ilişkiyi ima ettiği ölçüde demokratiktir. Bu ilişkinin üzerine hiyerarşik bir “iktidar” figürü yerleştirildiğinde ise anlamı değişir. Kardeşlik, “senin için en iyiyi ben düşünürüm” anlayışına indirgenir. Gerçek anlamda kardeşlik, yukarıdan tanımlanan bir sadakat bağı değil toplumsal tartışma ve müzakere yoluyla toplum tabanından yani aşağıdan kurulan zemini ve ilişkiyi esas almalıdır.

Kardeşlik, toplum tabanında sivil ağlar üzerinden örgütlenirse hem toplumsal güven güçlenir hem de merkezî yapı/devlet üzerindeki demokratik denetim artar. Bu nedenle sivil toplum kurumlarının, akademisyenlerin ve aydınların eşitlik temelli bir sivil örgütlenme modeli geliştirmesi kritik önemdedir. İşte Türkiye’de eksik olan alan da burasıdır.

Halkların kardeşliği, yalnızca siyasal uzlaşı metinleriyle değil kültür, sanat, eğitim ve sivil toplum alanlarında geliştirilen toplumlar arası ilişkilerle kalıcı hâle gelebilir. Bu tür üretim alanlarının, toplumsal önyargıları azaltmada ve karşılıklı tanıma süreçlerini güçlendirmede belirleyici olduğu bilinmektedir. Bu bağlamda çok dilli kültürel festivaller, farklı halkların dil ve müfredat çalışmaları, sözlü tarih projeleri, müzik atölyeleri, çok dilli yayın faaliyetleri, söyleşiler, seminerler, sosyal belediyecilik projeleri, gençlik kampları ile sanatçı/sahne değişim/paylaşım programlarını esas alan üretimler, kültürel ve sanatsal mirası hiyerarşik değil, eşitlikçi bir anlayışla ele alan kültürel çoğulcu bir zemin oluşturur. Bu zemin ise sivil katılımı güçlendiren, eşit yurttaşlık bilincini derinleştiren kısacası barış ile demokrasi dilinin toplumsal düzeyde filizlenmesine katkı sunan bir işlev görür.

Demokratik yapılarda siyasal karar alma süreçlerinin meşruiyeti, “katılımın genişliği”yle doğru orantılıdır. Barış ve kardeşlik söylemi yerel inisiyatifler, belediyeler, meslek örgütleri, sendikalar, kadın hareketleri ve akademik çevreler aracılığıyla kurumsallaştığında merkezi otoritenin tek taraflı belirleyiciliği sınırlanmış olur. Böylece eşit yurttaşlık ilkesi soyut bir norm olmaktan çıkıp toplumsal bir talebe dönüşür. Bugün barış ve halkların kardeşliği söylemi, barışı tabana yayma söylemi maalesef güçlü bir toplumsal talebe dönüşememiştir. Bunda Kürt hareketi kadar demokratik muhalefet de sorumludur. Hal böyle olunca devlet aklı, bu alanda istediği gibi at koşturabilmektedir.

Öte yandan yaklaşık yarım asırdır devletin, Kürt hareketini ve Kürtlerin hak taleplerini büyük ölçüde “terör” çerçevesinde ele alması, yalnızca güvenlik merkezli bir siyasal yaklaşım üretmemiş; kamusal dili ve toplumsal algıyı da bu eksende biçimlendirmiş ve devletle toplumun önemli bir kesimini aynı çizgide buluşturmuştur. Bu nedenledir ki Suriye’de cihadistlerin yaşattığı derin insan hakları ihlallerine toplumun önemli bir kesimi de sessiz kalmayı tercih etmiştir. “Hayali Kürdistan burada gömülüdür” anlayışıyla yürütülen ve Kürtleri yıllarca “sözde vatandaş” gibi gören bir devlet siyaseti var. Bu neredeyse yüz yıllık bir hikâye. Ama bu hikâyede Kürtlerin sessiz kaldığını kimse söyleyemez. Direndiler, itiraz ettiler, var olmaya çalıştılar.

Suriye’de Kürtlerin kazanım elde etme olasılığı ortaya çıktığında, devlet kamusal alanda adeta tarafsız bir hakem olmaktan çıktı. Sanki maçta sürekli aynı takıma kart gösteren, karşı taraf lehine penaltı veren bir hakem gibiydi. Üstelik sadece düdük çalmakla kalmadı; tankıyla, topuyla, İHA, SİHA’sıyla cihadistlere destek verdi. Bu süreçte Kürtleri en çok yaralayan ise şu oldu: En demokrat dediğimiz insanların bile önemli bir kısmı, bu milliyetçi bir öfkenin arkasında hizalandı. Farklı yerlerde duranların birçoğu maalesef aynı Türklük sözleşmesinde buluştu.

Kadınların saç örgüsünü “terör delili” sayan bir akıl, Halep’teki çatışmada yaşamını yitiren bir kadının bedeninin aşağı atılmasına susan bir vicdan, cesetlere yapılan işkenceye methiyeler düzen bir dil, çocukları, kadınları, yaşlıları, hastaları kış soğuğunda günlerce elektriksiz, susuz, gıdasız bırakan bir anlayış… Devlet aklıyla toplum aklı böyle bir yerde kesiştiğinde “kardeşlikten” söz edilebilir mi? Bir yanda onur ayaklar altına alınırken öte yanda birlik ve beraberlik çağrıları yükseliyorsa burada sorgulanması gereken şey kardeşliğin kendisi değil, ona yüklenen anlamdır.

Kardeşlik dediğimiz şey, önce vicdanda filizlenmez mi? Vicdanın sustuğu, acının sıradanlaştığı, öfkenin alkışa dönüştüğü bir zeminde ortak bir gelecek kurulabilir mi? Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nin, EŞİK Platformu’nun ve çeşitli örgütsel kadın inisiyatiflerinin gerçekleştirdiği “saç örme” eylemine verilen destek tenzih edilerek şu söylenebilir: Eğer bir toplumun önemli bir kesimi, bir kadının aşağılanan bedenine bakıp susabiliyorsa, o toplumun barışı taşımasını beklemek mümkün müdür? Vicdan çizgisi kırıldığında geriye yalnızca kelimeler kalır; içi boş, yankısı büyük ama karşılığı olmayan kelimeler… Oysa halkların kardeşliği ancak insan onurunu her koşulda savunan ahlaki bir duruşla gerçek anlamını bulur.

Bugün Kürtlerin eşitlik, dil ve temsil talepleri karşısında ortaya çıkan sert ve değişmez ret dili, siyasal bir itirazın ötesine geçerek yer yer toplum tabanında da kolektif bir nefret söylemine dönüşmektedir. Rojava’daki gelişmeler sırasında başta medya olmak üzere her alanda gözlenen toplumsal ve siyasal linç ve nefret atmosferi, bu yerleşik dışlayıcı dilin ne kadar kolay harekete geçirilebildiğini göstermiştir. Devlet söylemi ile toplumsal tepki arasındaki bu karşılıklı beslenme, “halkların kardeşliği” iddiasına ciddi bir darbe indirmektedir.

Tam da bu yüzden kardeşlik söylemi kulağa ne kadar sıcak gelirse gelsin, gerçek eşitlik olmadan içi boş kalıyor. Çünkü kardeşlik, sadece aynı evde yaşamak değildir; o evde eşit, onurlu ve güvende bir yerinin olmasıdır.

Elimizde kesin ve açık istatistikler olmasa da sayısı yaklaşık 20 milyon olarak tahmin edilen Türkiye’deki Kürt nüfusunun zamanla “eritilebileceği” varsayımına dayanan devlet anlayışının, demografik gerçekler karşısında ne kadar ayakta kalabileceği tartışmalıdır. Doğurganlık oranları ve genç nüfus yapısı dikkate alındığında, önümüzdeki 30-40 yıl içinde Türk ve Kürt nüfus oranlarının birbirine daha da yaklaşması ihtimali yüksektir. Böyle bir tabloda meseleyi baskı, asimilasyon ya da güvenlik eksenli politikalarla yönetmeye çalışmak, sorunu çözmek yerine büyütme riskini taşır.

Nitekim Türkiye Kürtleri, tarihsel mücadele dönemlerinde dahi geniş toplumsal düzeyde kaba ve dışlayıcı bir milliyetçi/ırkçı çizgiye savrulmamış ve ortak yaşam fikrini terk etmemiştir. Özellikle Rojava bağlamında yaşanan onur kırıcı gelişmeler ve giderek sertleşen siyasi dil, Türk ve Kürt milliyetçiliklerinin karşılıklı olarak yükselmesine zemin hazırlamaktadır. Ateş körüklenmeye devam edildikçe bunun halkların kardeşliğine nasıl zarar vereceğini görmek için müneccim olmaya gerek yok.

Bu noktada Osmanlı’nın çöküş dönemine kısa bir parantez açmak anlamlı olabilir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme süreci yalnızca askerî yenilgilerle değil, değişen dünya düzenine uyum sağlama kapasitesinin zayıflamasıyla da açıklanabilir. Sanayi Devrimi sonrasında ortaya çıkan bilimsel, ekonomik ve kurumsal dönüşümler karşısında imparatorluğun reform çabaları (Tanzimat ve Islahat düzenlemeleri gibi), çok kültürlü yapıyı eşitlik temelinde yeniden kurmakta yetersiz kalmıştır. Örneğin, gayrimüslim halkların eşitlik talepleri bir süre sonra ihanet olarak görülmüş; bu halklara karşı, bizzat devletin desteklediği katliamlar gerçekleştirilmiştir. Oysa 1908 Meşrutiyeti’nden sonra ortaya çıkan hiçbir parti ya da siyasi oluşumun ayrılık yönünde bir talebi yoktu. Tek talepleri, imparatorluğun eşit yurttaşları olmaktı. Bu talebi karşılayacak bir yapı inşa etmek yerine Türkçü seçenekte karar kılınmış ve bu anlayış doğrultusunda imparatorluğun sonu hazırlanmıştır. Bu tarihsel deneyim, eşitliğe dayanmayan, adalet üretmeyen, bilimsel ve kurumsal yenilenmeyi gerçekleştiremeyen ve meşruiyetini yalnızca çoğunluğun gücünden ya da dinden alan siyasal yapıların uzun vadede kalıcı olamayacağını göstermektedir.

Bugün Türkiye açısından da benzer bir tarihsel sınav söz konusudur. Devlet, zor aygıtı olan ordusuna yaslanarak halklar arasındaki sorunları uzun vadede çözemez. Ulus-devlet modellerinin hem teoride hem de uygulamada daha fazla tartışıldığı küresel bir ortamda, farklı etnik ve mezhepsel topluluklarla bir arada yaşamın hangi siyasal ve hukuki zeminde sürdürüleceği temel bir mesele hâline gelmiştir.

Bu nedenle kardeşlik, yalnızca “devletsiz” Kürtler için değil, esas olarak Türkiye’nin bütünü için zorunlu bir yönelim olmalıdır. Silah bırakma yönünde adım atan Kürt hareketi, bu bakımdan Türkiye’ye tarihsel bir fırsat sunmuştur. Demokratik bir ülke olma hayali, devletsiz Kürtlerin beklentisi olduğu kadar, devletli Türklerin de tarihsel ve siyasal zorunluluğudur. Ayrıca mesele yalnızca “devletsiz” halkların yaşadığı mağduriyetle sınırlı değildir. Yüz yılı aşkın süredir uygulanan tekçi, üniter ve ötekileştirici politikalar, “devletli” Türk kimliğini ve toplumunu da dönüştürmüş; onu çoğulculuktan uzak, içine kapanık ve giderek yozlaşma riski taşıyan bir egemen kimlik kalıbına hapsetmiştir. Dolayısıyla sorun, yalnızca hak talep edenlerin değil, egemen konumda görünenlerin de meselesidir. Eşitlik temelinde yeniden kurulmayan bir siyasal düzen, hem devletsizleri hem de devletlileri daraltan bir yapıya dönüşme riski taşımaktadır.

Bugün halkları ötekileştiren, düşmanlaştıran ve onur kırıcı yöntemlere başvuran yaklaşımlar, kısa vadede kontrol sağlıyor gibi görünse de orta vadede bizzat kendi ürettikleri siyasal ve toplumsal krizlerin altında kalmaya mahkûmdur. Bu nedenle Türkiye halkları arasındaki ilişkileri gerilim, baskı ve korku üzerinden değil; hak, hukuk ve eşitlik temelinde yeniden kurmak zorunludur. Bu anlamda kardeşlik fikrine sahip çıkan ve onu geliştirmeyi amaçlayan bütün sivil toplum kuruluşlarının, siyasi partilerin ve belediyelerin, bu düşüncenin tabanda eşitlik ilkesi çerçevesinde kök salması için elini taşın altına koyması elzemdir.

Kardeşlik gibi barış kavramı da benzer bir sınavdan geçmektedir. Barış yalnızca silahların susması değildir. Eşit statünün tanınmasını ve adaletsizliklerin giderilmesini gerektirir. Etnik kimlik, dil, kültür ve siyasal temsil alanlarında süren dengesizlikler devam ederken barış çağrıları eksik kalmaktadır. Bir topluluğu folklorik bir alt unsur olarak kabul etmek, onu siyasal özne olarak eşit statüde tanımak anlamına gelmez. Türkiye’de Kürt meselesi bu gerilimin somut örneğidir. Geçmişte uygulanan inkâr politikaları, anadilde eğitimin tanınmaması, siyasal taleplerin kriminalize edilmesi ve yerel iradenin kayyım uygulamalarıyla sınırlandırılması eşit yurttaşlık ilkesinin kesintiye uğradığı alanlar yaratmıştır. Son dönemde kullanılan daha yumuşak dil ise hakların güvence altına alınmadığı koşullarda “kalıcı bir güven” üretememektedir. Hoşgörü söylemi, bu nedenle eşitliğin yerini tutmamaktadır. Bugün Kürt halkı, uzun deneyimlerinden hareketle sadece hoşgörü ortamının tesisi, bazı siyasi mahkûmların salıverilmesi, bir iki belediyede kayyım uygulamasının kaldırılması ile meşgul edilip kandırılacak pozisyonda değildir.

Güney Afrika’da apartheid rejimi ancak siyah çoğunluğun eşit yurttaşlık statüsünün anayasal güvenceye alınması ve Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu aracılığıyla geçmişle yüzleşilmesiyle sona erdi. Kuzey İrlanda’da barış, bir tarafın diğerine “hoşgörüsüyle” değil kurumsallaşmış güç paylaşımı ve karşılıklı tanınma ile mümkün oldu. İspanya’da ise Bask meselesinde şiddetin gerilemesi, kimliğin inkârından vazgeçilip geniş siyasal, yerel ve mali özerklik tanınmasıyla sağlandı. Bu üç deneyim farklı coğrafyalara ait olsa da aynı gerçeği gösteriyor: Derin toplumsal çatışmalar güvenlikçi bastırmayla değil, eşit statü, anayasal tanınma ve siyasal katılımın kurumsallaştırılmasıyla aşılabilir.

Sonuç olarak tartışma, “kardeşlik ve barış” kavramını savunup savunmamak değil, onu hangi ilkeler üzerinden yeşertmeye çalıştığımızdır. Eşitlikten yoksun bir kardeşlik ve barış söyleminin, duygusal bir temenninin ötesine geçmediğini Kürt halkı çok iyi biliyor. Dünya deneyimleri ve halkların tarihsel hafızası, kalıcı barışın ve kardeşliğin eşit yurttaşlığın koşulsuz kabulüne dayandığını göstermektedir. Bunun için tüm kesimlere ciddi sorumluluklar düşmektedir.