2026 yılının başında Ortadoğu’da yeniden, başını Sünni cihatçı grupların çektiği; arkasında, yanında ve yöresinde bölgesel ve uluslararası güçlerin eşlik ettiği bir cinnet ordusunun Suriye’de harekete geçtiğine tanıklık ettik. Yaşananlar, tıpkı 2014’te IŞİD’in saldırılarında gördüğümüz gibi, bir Mad Max distopyasını bile aratıyordu; fakat bu kez önemli bir fark vardı: 2026’daki versiyonda insanlığa karşı işlenen suçlar, bu kez uluslararası destek gören ve resmî bir devlet ordusu çatısı altında hareket eden güçler eliyle gerçekleştiriliyordu. Nihayetinde, kısa bir süre içinde Şam rejimine bağlı bu güçler Fırat’ın doğusuna geçerek Rojava’yı kuşatma altına aldı. Bu kuşatma karşısında gerek sahada gerekse Kürdistan ve dünyanın birçok yerinde sivil alanda Kürt halkının güçlü bir direniş ve birliktelik göstermesi 29 Ocak Anlaşması’nın yolunu açan en önemli etkenlerden biriydi. Ancak bu süreçte özellikle Rakka ve Deyr-i Zor gibi Arap aşiretlerinin yoğun olduğu bölgelerde yaşanan taraf değiştirmeler, çocuklar dahil sivillerin vahşice katledilmesi, Kürt toplumunun önemli bir kesiminde birlikte yaşam ve “halkların kardeşliği” perspektifine karşı ciddi bir tepkiselliğe ve tartışmaya yol açtı.
Halep’te 6 Ocak 2026 tarihinde Kürtlerin yoğunlukla yaşadığı iki mahallenin kuşatılması ile başlayan süreçte sosyal medya, cihatçı güçler tarafından insanlığa karşı işledikleri suçları bir cinnet hâliyle dolaşıma soktukları başlıca araçlardan birine dönüştürüldü. Sosyal medyada dolaşan, vahşice katledilen insanlara ait görüntüler, ölü bedenlere yapılan işkenceler distopik bir filmden sahneler değil, yaşanan gerçeklikti ve Kürt halkının kolay kolay unutabileceği şeyler değildi. Bu yaşananlar, Kürt toplumunda duygusal bir kırılmanın da ötesine geçti. Muhtemelen hedeflenen, Kürtlere kolektif bir travma yaşatmaktı; Kürtler direnişi ve birlikteliği büyüterek buna karşı koydu.
Yas ve Direniş
16 Eylül 2022’de Rojhilat Kürdistanı’nda, Jina Amini’nin İran İslam rejiminin ahlak polisi tarafından gözaltında öldürülmesinin ardından, tüm İran’a yayılan eylemler sonrasında hem Kürt hem de İranlı kadınlar, Ortadoğu’nun pek çok toplumunda bir yas ritüeli olarak görülen saç kesme eylemini, rejime karşı bir protesto ve direniş sembolüne dönüştürmüştü. 20 Ocak 2026’da ise Suriye’nin Rakka şehrinde çekilen bir videoda Sünni cihatçı güçlere bağlı bir kişi, elinde YPJ üyesi bir kadına ait olduğunu söylediği kesilmiş saç örgüsünü bir ganimet edasıyla videoyu kaydeden kişiye göstererek böbürleniyordu. Cihatçı güçler Rojava’nın kuşatma altına alındığı süreçte özellikle Kürt kadın savaşçılarının cansız bedenlerine yönelik şiddet görüntülerini bir aşağılama ve sindirme eylemi olarak sosyal medyada dolaşıma sokuyorlardı. Bu görüntüler dünyanın birçok yerinde öfke ve tepkiyle karşılandı.
Bu anlamda Êzidî ve Kürt kadınlarının #kezî (saç örgüsü) etiketiyle sosyal medyada başlattığı ve geniş yankı uyandıran saç örme performans-eylemi, hem direnişi hem de yası aynı anda ifade eden güçlü bir dayanışma kampanyasına dönüştü. Kadınlar dünyanın dört bir yanında bireysel ya da kolektif biçimde “Jin, Jiyan, Azadî” sloganları ve şarkısı eşliğinde saçlarını ördüler. Öyle ki Rojava’da Kürt halkına yaşatılmak istenen yenilgi psikozuna karşı, Kürt kadınları bu performans-eylemlerle yas sürecini içe kapanarak değil, dayanışarak ve direnişi büyüterek aştılar. Belki de Şivan Perwer’in “Berxwedan jiyan e” şarkısı bu yüzden bu kadar güçlüdür: Direniş yaşamdır. Yas yaşamın bir parçası ise, direniş de yaşamın kendisidir.
Ortadoğu’da yas, yalnızca bireysel değil, taziye yoluyla paylaşılan kolektif ve iyileştirici bir toplumsal pratiktir. Bu manada insani bir açıdan bakıldığında da Kürtler için yas ve taziye sürecine ihtiyaç olduğu açık. Bu ihtiyaç yalnızca Kürtlerle sınırlı değil: Aleviler, Dürziler, İran’daki halklar ve Gazzelilerin de bu temel insani hakka ihtiyacı var. Diğer yandan, önümüzdeki dönem yaşanması çok muhtemel katliamların endişesi yakın geçmişte olanlara dahi odaklanmayı engelliyor. Bölgesel ve uluslararası güçler çoğu zaman insanların yas ve taziye süreçlerini yaşamasına bile izin vermiyor. İranlı bir sosyologun, 28 Aralık 2025’te Tahran Çarşısı’nda başlayan ve sonrasında bütün ülkeye yayılan eylemlerde İran rejiminin iletişim kanallarına erişimi kapatarak binlerce insanı katletmesi ve sonrasında cenazeleri teslim etmek için ailelerden para talep ettiğini aktardığı notlar, bunun çarpıcı bir örneğini oluşturuyor.
En temel insani düzlemde, düşman bile olsa insanların birbirlerinin yas ve taziyesine saygı duyması beklenir; barış ve kardeşlik belki de tam bu noktadan kurulabilir.
Barış ve Halkların Kardeşliği
Rojava’nın Şam’a bağlı cihatçı güçler tarafından kuşatıldığı süreçte, Kürtlerin iç içe yaşadığı Arap ya da Türk toplumlarından “bu savaşa karşıyız” diyen bir barış sesinin yükselmesi beklenirdi. Fakat bu gerçekleşmedi. Aksine, örneğin Kürt nüfusunun en yoğun olduğu Türkiye’de, bırakın savaş karşıtı bir kamuoyunun oluşmasını, Suriye’de Kürt halkının maruz kaldığı insani krize yönelik empati dahi oldukça sınırlıydı. Dahası, sekülerinden muhafazakârına, Türk toplumunun geniş kesimlerinde Rojava’ya yönelik cihatçı saldırılar genel olarak destek gördü. Türk basınında da yandaşından, muhalifine, liberalinden muhafazakârına bu tarz bir empatiyi göstermek bir yana, Kürtler neden yenildi, nerede hata yaptılar türünden, saldırıyı meşru gören bir okuma yapıldı. Dahası Kürtlerin ne kadar aptalca hatalar yaptığı, İsrail’e ve ABD’ye güvendiği ve bir kez daha bu aptallıklarının cezasını çektikleri yönünde aşağılayıcı bir tavır sergilediler. Kendi devletlerinin saldırganlığına dair ise tek bir laf edilmedi.
Bugün gelinen noktada, Kürt halkı açısından halkların kardeşliği fikrine karşı bir mesafenin oluştuğu söylenebilir. Bu mesafenin onarılması için hem zamana hem de Kürtlerin birlikte yaşadığı devletli toplumlarda barışçıl ve savaş karşıtı bir kamuoyunun oluşmasına dönük somut adımlara ihtiyaç var. Ömer F. Kurhan’ın 2013 yılında kaleme aldığı ve sanatçıların barış kamuoyu oluşturulmasındaki rolünü ele alan“Kürtlerle Barış ve Sanatçılar” başlıklı yazısında işaret ettiği gibi, barış kamuoyu oluşmadığında “halkların kardeşliği” demenin de pek bir manası kalmıyor. Son bir ayda Kürtler açısından yaşananlar, bu gerçeği açık biçimde ortaya koydu.
Ortadoğu’nun yeniden şekillendirildiği bu süreçte, özellikle devletsiz halkların yaşayacağı ve muhtemelen daha da artacak insani krizler karşısında, devletli halklara mensup ve kendisini demokrat olarak tanımlayan entelektüel çevrelerin ve kültür-sanat yapılarının barış söylemini yükseltmesi hem politik hem ahlaki hem de insani bir sorumluluktur. Ortadoğu’daki devletlerin kendi halklarına karşı yürüttüğü savaşlara karşı geliştirilecek temel insani tutumlar, asgari düzeyde bile olsa büyük önem taşıyor. Bu tutumun sanatsal ve yaratıcı yöntemlerle desteklenmesi, farklı alanlarda yaygınlaştırılması ve başka insanları ve kurumları da bu yönde harekete geçirmesi, hem barış kamuoyunun hem de eşitliğe dayanan gerçek bir halkların kardeşliği zemininin oluşmasına katkı sunacaktır. Böylesi bir konjonktürde bu, ertelenemez bir sorumluluktur.
