Türkiye’de yürüyen çözüm süreci ile ilgili tartışmalar, Çerçeve Yasa’nın çıkmasıyla yeni bir boyut kazandı. AKP’nin iç politik nedenlerle süreci uzatmak istediği ve somut bir adım atmayacağı iddiaları şimdilik rafa kalktığı gibi, “önce örgüt silah bıraksın sonra çerçeve yasayı çıkarırız” tavrından da vazgeçildiği anlaşılıyor. Ancak bu tartışmalar yapılırken en dikkat çeken şey, sürecin ve Çerçeve Yasanın neredeyse sadece iç politik saiklerle ele alınıyor olması. Oysa en başından beri biliyoruz ki bu süreç temelde Ortadoğu’da yaşanan büyük dönüşümün sonucunda gündeme geldi. Elbette “Cumhur İttifakı” bu süreci iç siyasette kendi lehine kullanmak istedi ve istiyor. Ancak meselenin dış politik veçhesi görülmediğinde, tartışmayı doğru yürütmek ve özellikle bu durumun Kürtler açısından ne ifade ettiğini anlamak mümkün olmayacaktır.
ABD, İran’ın kontrolündeki Şii hilalini ortadan kaldırdıktan sonra Çin ve Rusya’yı dışarıda bırakacak, ekonomik olarak kendi çıkarlarına hizmet edecek yeni bir Ortadoğu inşa etmek istiyor. Temel amacının, Çin’i enerji kaynaklarından ve ticaret yollarından uzaklaştırmak olduğu söylenebilir. Ancak geçmiş deneyimlerinden de yola çıkarak bunu tek başına yapamayacağını biliyor ve bu operasyonun tüm maliyetini üstlenmek istemiyor. Yine 2026 Şubat’ında başlattığı İran savaşında da deneyimlediği gibi sadece İsrail’i yanına alarak bu amaçlarına ulaşamayacağını gördü. Üstelik İran’a karşı başlatılan savaş, sadece İran’la sınırlı değil. İran’ın vekil güçlerini de kapsayan çok geniş bir coğrafyaya yayılmış durumda. Yemen’den Gazze’ye, Lübnan’dan Suriye’ye ve Irak’a kadar uzanan büyük bir savaş alanı söz konusu.
ABD, 2025 ve 2026’da yayınladığı strateji raporlarında, Ortadoğu siyasetini artık kendisiyle birlikte hareket eden müesses nizamlarla yani ulus devletlerle birlikte yürüteceğini açıkça dile getirdi. ABD, bir taraftan kendi ekonomik ve stratejik çıkarlarına uygun bir Ortadoğu inşa etmeye çalışırken diğer taraftan bunun maliyetini tek başına üstlenmek istemiyor. Bu noktada Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır gibi ülkeler kritik bir yerde dururken Irak’ta ve Suriye’de de yıkılan müesses nizamlar yeniden tesis edilmeye çalışılıyor. ABD diğer taraftan, NATO ülkelerini de bu yeniden inşa sürecinin maliyetine ortak etmeye çalışıyor. İşte bu noktada, ABD’nin müttefik olarak gördüğü ve uzun süredir birlikte hareket ettiği Kürt siyasi yapıları ve en önemlisi Kürt halkı için nasıl bir politik tavır geliştireceği önemli bir yerde duruyor.
Konu elbette çok uzun tartışmalara neden olabilecek kadar geniş. Ancak yaşanan gelişmeler bize bazı şeyler söylüyor: Türkiye’de yürüyen çözüm süreci ve PKK’nin kendisini feshetmesi, Suriye’de SDG’nin feshini ilan etmesi ve entegrasyon sürecinin en azından şimdilik “başarılı” bir şekilde ilerliyor olması ve şimdi de Irak’ta, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin ve Peşmergelerin Irak Merkezi Hükümeti’ne entegrasyonu tartışmaları karşımıza yeni bir tablo çıkarıyor. Özetle ABD’nin, yeniden inşa etmeye çalıştığı Ortadoğu’da Kürtlere söylediği şu: “Kürtlerin inkâr ve imha süreci bitti; içinde bulunduğunuz devletler artık sizi inkâr etmeyecekler ancak siz de silahlarınızı bırakıp, ABD ile birlikte hareket eden bu müesses nizamlara entegre olacaksınız”. Bu bağlamda yeni Ortadoğu’da, ABD ile birlikte hareket eden ulus devletlerin de belirli bir restorasyondan geçmesi kaçınılmaz oluyor. İnkâr, imha ve asimilasyona dayalı devlet anlayışlarının dönüşmesi gerekiyor.
Kürtler demografik olarak Ortadoğu’nun en büyük dört halkından biri. Ortadoğu’da 50 milyon civarında Kürt yaşıyor. Yeni Ortadoğu’da eğer bir istikrar oluşacaksa, Kürt meselesi çözülmeden bunun sağlanması kolay değil. Oluşturulmaya çalışılan yeni ticaret ve enerji yolları açısından da Kürdistan toprakları önemli bir yerde duruyor. Bu nedenle Kürt siyasetinin ve Kürt toplumunun, içinde bulundukları ulus devletlere entegrasyonu, kurulmakta olan yeni Ortadoğu’nun en önemli meselelerinden biri.
Kürt siyasi hareketlerinin, ABD’nin başını çektiği, Türkiye ve Sudi Arabistan gibi ülkeler tarafından da desteklenen bu yeni politikaya karşı çıkması ve bağımsız bir Kürdistan kurma siyasetinde ısrar etmesi olası görünmüyor. Kürtler açısından, gündeme gelen bu yeni politikaya karşı çıkmanın ve silahlı mücadelede ısrar etmenin yıkımdan başka bir şey getirmeyeceğini öngörmek zor değil. İsrail’in desteğini alarak bağımsız bir Kürdistan kurulabileceği düşüncesi ise, kendisini milliyetçi olarak tanımlayan bazı Kürtlerin hezeyanı olarak değerlendirilebilir. Bağımsız bir Kürdistan fikrine sıcak bakan bir İsrail’in, örneğin, 2017 yılında Mesut Barzani’nin bağımsızlık girişimini desteklemesi beklenirdi ama bu gerçekleşmedi. İsrail, 2026 Ocak’ında Paris’te, Türkiye ve Suriye hükümetleriyle anlaşarak, Suriye’nin güneyindeki konumu karşılığında Rojava’ya yapılan saldırıları görmezden geldi. Ayrıca böyle bir yol izlendiğinde, Türkiye’nin Kürt hareketlerine karşı girişebileceği ağır saldırıları İsrail’in engelleyeceğini düşünmek de bir hayal. Dolayısıyla Kürt siyasetinin bu yeni dönemi ve yeni politik hattı doğru okuması ve doğru bir konum alması gerekiyor. Ortadoğu’da yaşanan ve daha da şiddetleneceği görülen bu fırtınadan, Kürt halkının zarar görmeden çıkması biraz da bugün alınacak önlemlere bağlı olacak. Abdullah Öcalan’ın görüşme notlarını, burada söylediklerini, geliştirmeye çalıştığı yeni stratejiyi ve genel olarak yapmaya çalıştıklarını, Ortadoğu’nun bu yeni konjonktürü çerçevesinde değerlendirmek gerektiği kanısındayım.
Yukarıda da anlatmaya çalıştığım gibi, yeni Ortadoğu’da Kürtlerin inkâr ve imha döneminin sona erdiği ve Kürtlerin içinde bulundukları devletlere entegrasyonunun sağlanmaya çalışıldığı bir sürece girilmiş gibi görünüyor. Ancak burada iki temel problem ortaya çıkıyor.
Birincisi, Kürtler’in, “artık inkâr ve imha dönemi sona erdi” sözüne güvenmesi için somut hiçbir neden yok. Öncelikle ABD’nin uygulamaya çalıştığı bu planın tutup tutmayacağını ve istediği gibi bir Ortadoğu’nun kurulup kurulmayacağını bilmiyoruz. Bu plan tutmadığında pekâlâ yeni koşullarda, yeni bir döneme girilebilir ve bu yeni dönemin Kürtlere ne getireceğini bilemeyiz. Suriye’de entegrasyon süreci ilerliyor. Mazlum Abdi, askeri ve idari entegrasyonun tamamlandığını ve SDG’nin feshedildiğini açıkladı. YPJ’nin entegrasyonu ve anadilde eğitim konusunda da belirli bir ilerleme sağlandığı söyleniyor. Diğer taraftan Ortadoğu’da her geçen gün yeni şeyler oluyor ve konjonktür hızla değişebiliyor. Önümüzdeki dönemde oluşabilecek yeni koşullarda, Suriye devletini yeniden inşa etmekle görevlendirilmiş Ahmet Şara ve HTŞ’nin, fırsatını bulduklarında Kürt halkına saldırmayacağının, inkâr ve imha siyasetine geri dönmeyeceğinin hiçbir garantisi yok.
Aynı durum Irak’ta da yaşanıyor denebilir. ABD, Kürdistan Federe Bölgesindeki askerlerini ve hava savunma sistemlerini tamamen geri çekti. Kürtlere söylenen şey net: “Sizi artık korumayacağız, derhal Irak merkezi ordusuna entegre olun.” Irak’taki Kürt halkı hem İran’ın saldırılarıyla karşı karşıya hem de İran’ın bir uzantısı olan Haşdi Şabi milislerinin tehdidi altında. Durum buyken, yıllardır bölgeyi kontrol eden iki Kürt siyaseti KDP ve KYB, ortak bir hükümet kurma konusunda bile ilerleme sağlayamıyor. İki parti ortak bir Peşmerge ordusu kuramadığı gibi, bu Peşmergelerin askeri kapasitesi ve etkinliği de ayrı bir soru işareti. Önümüzdeki süreçte Irak Kürtlerinin çok ciddi saldırılarla karşı karşıya kalması olasılığı hiç düşük değil. Ayrıca ilerleyen süreçte, Irak müesses nizamı güçlenince, Federe Kürt Bölgesinin sahip olduğu hakları kullanıp kullanamayacağı hatta ayakta kalıp kalmayacağı bile belirsiz.
İran Kürtlerinin durumu ise daha da belirsiz bir hatta ilerliyor. ABD-İran savaşının bir süre daha devam edeceği hatta İran teslim olmazsa çok daha şiddetlenebileceği öngörülebilir. Kürtleri kendisi için büyük bir risk olarak gören ve son yıllarda yüzlerce Kürdü idam eden İran devletinin, Kürt halkına karşı acımasız saldırılar yapmayacağının, İran Kürdistanı’nda katliamlar gerçekleştirmeyeceğinin hiçbir garantisi yok. Kaldı ki İran’da ABD yanlısı yeni bir rejim kurulduğunda da Kürtlere ne gibi haklar tanınacağı konusu tamamen belirsiz.
Özetlemek gerekirse, Kürt halkı açısından çok riskli bir dönemden geçiliyor ve bu dönem bittiğinde neyle karşılaşılacağını öngörmek zor. Kürt siyasi hareketlerinin, silahlı mücadeleyi ve bağımsız Kürdistan siyasetini sürdürmeleri olası görünmese de bu risklere karşı önlemler alması gerekiyor. Bu riskleri minimize etmenin tek yolu ise Kürt siyasetlerinin bu fırtınalı dönemde birlikte hareket etmenin yollarını ve kurumlarını inşa etmesidir. Dört parçada bulunan Kürt siyasi hareketleri, birlikte hareket etmenin ve Kürtlere yönelen herhangi bir saldırıya birlikte karşı durmanın yollarını ve kurumlarını geliştirmek zorunda. Bağımsız ve birleşik bir Kürdistan kurma hedefi bugün için mümkün görünmüyorsa da bağımsız ve birleşik bir Kürdistan siyaseti pekâlâ mümkün. Ortadoğu’da yeni bir dönem başlıyor ve Kürtler açısından en azından inkâr ve imha dönemi sona erecek gibi görünüyor. Ancak bunun hiçbir garantisi yok. Kürtlerin yeni dönemde ayakta kalabilmesinin tek garantisi birlikte hareket edebilmenin yollarını bulmalarından geçiyor. Ancak uzun yıllardır konuşulmasına karşın bu konuda ciddi bir girişim yok. Kürt halkının tabanda oluşturduğu ulusal bilinç ve birliktelik duygusunun şu anlık örgütsel bir karşılığı yok.
Yeni dönem siyasetinin ikinci meselesi ise entegrasyon. Buradaki temel sorun şu: Adı geçen müesses nizamların entegrasyondan anladıklarıyla, Kürtlerin entegrasyondan anladığı arasında büyük bir fark var. Suriye ve Türkiye örneklerini ele alacak olursak bu konu biraz daha açıklığa kavuşabilir. Kürtlerin entegrasyondan anladığı; eşit yurttaşlık temelinde, anadil hakkı da dahil olmak üzere Kürtlerin kolektif haklarının anayasal güvenceye alındığı yeni bir devlet anlayışının inşa edilmesi. Oysa Türkiye’nin ve Suriye’nin entegrasyondan anladığının bu olmadığını görüyoruz. Suriye’de anadilde eğitim meselesinde bir mutabakata varıldığı söylense de anlaşılan, ana sınıfından üniversiteye kadar uzanacak bir Kürtçe eğitim olmayacak. Kürtçenin seçmeli dil dersi olarak okutulması ve bazı derslerin Kürtçe olarak verilmesi planlanıyor. Türkiye için de durum farklı değil. Türk devletinin entegrasyondan anladığı, PKK’nin tasfiyesi, Kürtlerin mümkünse siyasi bir özne haline dönüşmemesi ve iki üç saatlik seçmeli derslerle yetinilmesi.
Bu durumu doğru okumak ve bunun için de doğru bir strateji oluşturmak yine Kürtler açısından hayati bir önem taşıyor. Kürtler, demografik olarak Ortadoğu’nun en büyük halklarından biri ve bu aynı zamanda en güçlü yanları. Silahlı mücadele dönemini sürdürmenin artık neredeyse imkânsız hale geldiği düşünüldüğünde yapılması gereken bu demografik avantajın devreye sokulmasıdır. Son elli yılda Kürt sosyolojisi büyük bir değişim geçirdi. Bugün Kürtlerin çok büyük bir bölümü şehirlerde yaşıyor. Ayrıca son yüzyılda izlenen tüm inkâr, imha ve asimilasyon çabalarına karşın Kürt halkı yok olmadı. Tam tersi ulus devleti olmadan uluslaşan bir halk olarak varlığını sürdürdü. Ocak 2026’da Rojava’ya karşı girişilen saldırılar sırasında, dünyanın dört bir tarafında sokağa çıkan yüzbinlerce Kürt, ulusal bilincin ne kadar güçlü olduğunu gösterdi. Elbette bu kendiliğinden olmadı. Yüz yıldır verilen mücadelelerin, ödenen bedellerin ve gösterilen direnişin sonucunda oluştu. Kürt kamusu, ulusal bilince sahip, çeşitlilik barındıran ve zengin bir görünüme sahip. Bu yeni kamunun, sivil bir direniş hareketine dönüşebilmesi ise en önemli mesele olarak duruyor. Abdullah Öcalan’ın, devleti hedefleyen değil doğrudan toplumu örgütlemeyi hedefleyen bir hareket inşa edilmesi gerektiği konusundaki görüşleri, biraz da bu vurguyu taşıyor diye düşünüyorum.
Örneğin Türkiye’nin Kürtlere, anadilde eğitim hakkı da dahil, eşit yurttaşlık hakları vermeyi düşünmediği açık. Türkiye’nin talebi, Kürtlerin iki üç saatlik seçmeli derslerle idare etmesi ve altkültür olmayı kabul etmesi. Aslında bu, asimilasyon politikalarının da devam edeceği anlamına gelmekte. Öyleyse silahlı mücadeleyi bitirmiş Kürt siyaseti ne yapacak? “Devlet bize anadilde eğitim hakkı vermiyor” diye yakınacak mı yoksa büyük bir sivil itaatsizlik hareketi mi inşa edecek? Örneğin Kürt dil aktivistleri, her Kürt mahallesini, her Kürt evini bir okula dönüştürüp, Kürt çocuklarına ana dilini öğretme hareketini başlatabilecek mi? Ya da Kürt tarihçileri, Kürt çocukları ve gençleri için tarih kitapları yazıp, sokak sokak, mahalle mahalle, ev ev dolaşıp Kürt çocuklarına tarihlerini öğretebilecekler mi? Aynı soruyu Kürt sanatçıları için de sorabiliriz. Kürt siyaseti, Ortadoğu’daki demografik üstünlüğünü bir avantaja çevirerek, bir sivil itaatsizlik hareketi bir siyasi direniş hattı örgütleyebilecek mi? Kürt aydınları bu sürecin bir parçası haline gelebilecek mi? Kürtlük siyasi bir özne olabilecek mi? Asıl soruların bunlar olduğu kanısındayım.
Türkiye devletinin, gelişebilecek bu tür sivil örgütlenme ve sivil itaatsizlik hareketlerine izin verip vermeyeceği ise ayrı bir soru. Bu nedenle Çerçeve Yasa’nın ardından atılacak adımların, ülkede belirli ölçülerde bir hukuk ve demokrasi açılımı vaat etmesi gerekiyor. Çerçeve Yasa’nın, silahların bırakılması ve çatışma sürecinin sona erdirilmesi açısından çok önemli bir adım olduğu açık. Ancak hem bu yasanın uygulanması ve ilk aşamanın sonuçlandırılması hem de ardından demokrasinin ve hukuk devletinin önünü açacak adımların atılması gerekiyor. Bu adımlar atılmazsa ve sivil siyasete alan açılmazsa, çatışma sürecinin başka bir şekilde olsa da yeniden başlayabileceğini öngörmek zor değil.
Kürtlerin, bu fırtınalı dönemi en az hasarla atlatması, büyük katliamlara ve göç hareketlerine maruz kalmadan halkını koruyabilmesi çok önemli. Bunu için, Kürt siyasetlerinin birlikte hareket edebilecekleri mekanizmaları ve kurumları inşa etmesi gerekiyor. Diğer taraftan, ABD ile birlikte hareket eden müesses nizamların, Kürtlere entegrasyon olarak sundukları projenin, demokratik cumhuriyet ve eşit yurttaşlık temelinde olmadığı görülüyor. Ortadoğu’daki ulus devletlerin yeni yüzyıldaki restorasyonu, azınlık topluluklara altkültür olmayı dayatmak şeklinde ilerleyecek gibi görünüyor. Kürtlerin birkaç saatlik seçmeli dersle yetinmesi ve altkültür olmayı kabul etmesi bekleniyor. Altkültür olmayı reddedip, eşit yurttaşlar haline gelmenin yolu ise büyük sivil direniş ve sivil itaatsizlik hareketleri örgütlemekten geçiyor. Yeni bir döneme giriyoruz. Kürt siyasetlerinin bunu doğru okuması ve doğru stratejilerle hareket etmesi büyük önem taşıyor. Aksi taktirde, Kürtler açısından belirsizlikler ve risklerle dolu olan bu sürecin nasıl sonuçlar doğurabileceğini ve Kürt halkının önümüzdeki yüzyılının nasıl şekillenebileceğini öngörmek çok zor.
