Türkiye’nin son kırk yılına bakıldığında hem askeri vesayet rejiminin hem de 2015’ten sonra adım adım inşa edilen sivil vesayetin Kürt meselesini yönetilebilir bir kriz alanı ve iktidar etme aracı olarak kullandığı görülebilir. Türk-İslamcı askeri vesayet rejimi gibi Türk-İslamcı sivil vesayet rejimi de iktidarını sürdürebilmek için Kürtlere karşı yürütülen savaşı bir araç olarak kullandı ve kullanmaya devam ediyor. Toplumda yükseltilen ve neredeyse ırkçılık düzeyine ulaşan Kürt karşıtlığı, her zaman kullanışlı bir oy toplama yolu olarak görüldü. Kürtlere karşı savaş seçeneği ne zaman devreye sokulsa, Türkçüsünden, İslamcısına, Kemalist’inden, sosyal demokratına kadar tüm çevreler, rejimin arkasında hizalanmak konusunda adeta yarışa girdi. Siyasi ya da konjonktürel nedenlerle başlatılmak zorunda kalınan barış süreçleri ise çözüm karşıtı iktidar odakları tarafından sabote edildi ve bitirildi. En azından 1989’dan beri, ayrı devlet perspektifini terk eden, onurlu bir barışa, demokratik cumhuriyete ve eşit yurttaşlığa evet diyen Kürt siyasi hareketi ise her seferinde yeniden savaşa mecbur bırakıldı. Dolayısıyla şunu net bir şekilde tespit etmek durumundayız: Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik yollarla çözülmesini engelleyen temel etken ülkedeki vesayet rejimleridir. Başka bir şekilde söylemek gerekirse, Türkiye’nin yüz yıldır demokratikleşme kapasitesi gösterememesi ve her seferinde faşizan bir vesayet rejimi üretmesidir.

1990’lı yılların başında Turgut Özal’ın başlattığı ve temel olarak askeri vesayeti gerileterek, ekonomik liberalizme siyasal liberalizmi de ekleyerek Avrupa Topluluğu’na girme perspektifiyle başlatılan çözüm süreci, Genelkurmay’ın özel harp yöntemlerini devreye sokması ve Özal’ın şaibeli ölümüyle son buldu. 1999’da Abdullah Öcalan’ın bizzat ABD tarafından yakalanarak Türkiye’ye teslim edilmesiyle başlayan süreç de yine Genelkurmay’ın ikna edilememesi nedeniyle bitti ve savaş 2004’te yeniden başladı. 1980 askeri darbesiyle iktidarı ele geçiren faşizan Türk-İslamcı askeri vesayet rejimi, Kürt meselesinin demokratik çözümünün kendi sonunu hazırlayacağını görüyor ve bunu engellemek için her şeyi yapıyordu. İnşa ettikleri vesayet rejimini sürdürebilmek için, 1990’ların başında, ülkeyi bir iç savaşa sürüklemişler ve sonucunda ekonomiyi çökertmişlerdi. Bu gelişmeler  üzerine 2000’lerin başında başlatılan AB sürecini dahi sabote etmekten kaçınmadılar ve 2004’te savaşı yeniden başlattılar. 

2007’de PKK’ye ve Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne karşı, ABD’nin itirazlarına rağmen başlatılan imha operasyonları başarısız olunca, Genelkurmay inisiyatifi kaybetti. AB ve ABD’nin de desteğiyle Ergenekon tutuklamaları ve askeri vesayetin tasfiye süreci yaşandı. Ancak askeri vesayetin yerini demokrasinin alabileceği umutları pek uzun sürmedi. Askeri vesayeti tasfiye edip Türkiye’yi AB’ye sokacağı iddialarıyla liberal kesimin de desteğini alan AKP- Gülen Cemaati ittifakının demokratikleşme vaatleri, kısa süre sonra yerini yeni bir vesayet rejiminin kuruluşu hikayesine bıraktı. Avrupa’nın ırkçı sağının, Türkiye’yi daimi üye olarak kabul etmeme iradesi sonucunda Türkiye AB sürecinden uzaklaştı ve ABD’nin de teşvikiyle Ortadoğu’daki emperyal müdahalenin bir parçası haline geldi. Kısa bir yazının konusu olamayacak kadar uzun bir mesele olan 2010-2015 sürecini Türkiye, askeri vesayetin yerini neyin alacağı ve çözüm süreçlerinin akıbetinin ne olacağı tartışmalarıyla geçirdi. Neticede devlet bir kez daha Kürt meselesini yönetilebilir bir kriz alanı olarak kullanma yolunu seçti. Rojava’da Kürt siyasi hareketinin elde ettiği kazanımlar ve yeni Ortadoğu’da Kürtlerin statü elde etme ihtimali de savaş kararını kolaylaştırdı. 

2015’e geldiğimizde hem iktidar ortağı olan Gülen Cemaati ile çatışmaya giren hem de artık tek başına iktidar olamayacağını gören AKP, 1980’de kurulan faşizan Türk-İslamcı askeri vesayetin sivil ve asker bürokrat kadrolarıyla birlikte yürümeye karar verdi. AKP-MHP ittifakı kurularak askeri vesayetin yerini faşizan Türk-İslamcı sivil vesayetin alması için harekete geçildi ve elbette Kürtlerle savaş yeniden başlatıldı. Sivil niteliğini, seçimlere dayalı meşruiyetinden alan rejimin önümüzdeki dönemde hangi koşullarda bir seçime izin vereceği ise bugün için tartışma konusu.

15 Temmuz 2016’da gerçekleşen askeri darbe girişimini “Allah’ın bir lütfu” olarak gören AKP-MHP ittifakı, olağanüstü hâl ilan ederek, 2000-2015 arasında, az ya da çok inşa edilmiş tüm demokratik kurum ve yapıları tasfiye etti. Basın yayın alanı başta olmak üzere tüm muhalif sivil toplum alanı talan edildi. Ardından 2017 yılında şaibeli bir referandumla Türk usulü başkanlık sistemine geçiş yapıldı. Bir taraftan kurdukları klientalist soygun düzenini sürdürmek isteyen AKP kadroları ve yandaş iş çevreleri, diğer yanda ülke yönetimini elinde bulundurmak isteyen Türk-İslamcı sivil-asker bürokrasi, el birliğiyle faşizan bir rejim inşa etmeyi başardı. Unutmamak gerekir ki bu süreçte kullandıkları en temel araçlardan biri Kürtlerle yapılan savaş ve beka retoriğiydi. 2023 seçimlerinde de kazanmalarını sağlayan temel etmenlerden biri, CHP’yi PKK ile birlikte hareket etmekle suçlamaları ve bu yönde yürüttükleri propaganda faaliyetleri oldu. Dolayısıyla bugün iktidarı elinde bulunduran faşizan Türk-İslamcı rejimi ayakta tutan etkenlerden biri, Kürtlerle yürütülen savaş ve bundan yola çıkarak oluşturdukları beka retoriğidir. Kürt meselesinin barış ve demokrasi çerçevesinde çözülmesi, rejimin en temel iktidar etme araçlarından birini kaybetmesi anlamına gelecektir. Bu durumda 2024 Ekiminde bizzat Kürtlerle savaşın en büyük savunucularından biri olan Devlet Bahçeli tarafından başlatılan sürecin ne anlama geldiğini sormak doğru olacaktır.

2024’te başlayan çözüm süreci de tıpkı bundan öncekilerde olduğu gibi demokratikleşme saikleriyle değil, konjonktürel nedenlerle, özelde Ortadoğu’da yaşanan gelişmelere bağlı olarak başlatıldı. İsrail patronajında kurulmaya çalışılan yeni Ortadoğu’da, Kürtlerin İsrail’le birlikte hareket etme ihtimaline karşı ve büyük oranda güvenlik bürokrasisinin inisiyatifiyle masa yeniden kuruldu. Böylelikle hem Kürtlerin İsrail’le kurabilecekleri bir ittifak engellenmiş olacak hem de yeni Ortadoğu’da Kürtlerin elde edebilecekleri kazanımlar kontrol altında tutulabilecekti. Kürt siyasi hareketinin masaya oturmak dışında bir seçeneği yoktu çünkü bunun alternatifi yıkıcı bir savaş ve Gazzeleşme tehlikesiydi. Öcalan da bunu görüyordu ve fesih çağrısında bulundu. Bu çağrıya hızla cevap veren PKK yönetimi, kongresini toplayarak silah bıraktığını ve kendisini feshettiğini ilan etti. Ancak o günden bu yana devlet neredeyse hiçbir adım atmadı. Yasal düzenlemelere gerek olmayan çok basit iyi niyet adımları bile atılmadı. AİHM’nin, bağlayıcılığı olan kararları uygulanmadı ve uygulanmıyor. Devlet Bahçeli art arda PKK’nin kurucu önderine bir statü verilmesi gerektiği açıklamalarını yaparken, bu yönde de herhangi bir gelişme olmadı. Nihayetinde, PKK yönetimi 30 Nisan 2026’da süreç dondurulmuştur açıklamasını yaptı. Bu açıklamadan birkaç gün sonra yine Devlet Bahçeli, bu kez adını da koyarak, Abdullah Öcalan’ın “Barış süreci ve siyasallaşma koordinatörü” olması gerektiğini söyledi.

Bu aşamadan sonra ne olabileceğini kestirmek kolay değil. Bahçeli bundan önce de pek çok çıkış yapmıştı, ancak hiçbiri karşılık bulmamıştı. AKP’nin birçok nedenle süreci uzatmaya çalıştığı artık açıkça görülüyor. Bir taraftan İran’da yaşanan savaşın sonuçları beklenirken, diğer taraftan DEM Partinin CHP’den uzak durması ve AKP’ye karşı muhalefetin bir parçası olması engellenmeye çalışılıyor. Yine öyle anlaşılıyor ki AKP seçimlere Öcalan’a statü vermiş bir parti olarak girip oy kaybetmek istemiyor. Ancak diğer taraftan, belli ki süreçle ilgili herhangi bir adımın atılmaması, Kürt siyasetinin başka ittifaklara yönelebileceği endişesini de artırıyor. Bu aşamadan sonra somut adımların atılmaması, sürecin gidişatında ciddi kırılmalara yol açabilir. Somut adımların atılması ise demokrasi ve hukukun alanının açılması, Öcalan’a statü ve Kürt siyasetine özgürlük anlamına geliyor. Bunun dışındaki göstermelik adımlar sürecin devamı için yeterli olmayabilir. Peki, Türk devleti Kürt meselesinin çözümü konusunda bu kadar ciddi adımlar atabilir ve paradigmasını değiştirebilir mi?

Son yüz yıla bakıldığında, tekçi ulus-devlet ve etnisite üzerinden vatandaşlığı tanımlama paradigmasıyla hareket etmiş Türk devletinin demokratikleşme kapasitesinin çok zayıf olduğunu rahatlıkla görebiliriz. Demokrasi umutlarının yeşerdiği her moment ya askeri darbelerle ya da tek parti diktatörlükleriyle son bulmuştur. 1919-1923 arasında, Millî Mücadele ile oluşan ittifak ve demokrasi umudu CHP’nin tek parti diktatörlüğüyle son buldu. 1950’lerde “yeter söz milletin” diye iktidara gelen DP, kısa bir süre sonra kendi tek parti diktatörlüğünü kurmak istedi ve bir askerî darbeyle devrildi. 1960-1980 yılları arasında, toplumun siyasete katılımı ve örgütlü toplum anlamında oluşan umutlar ise 1980 askeri darbesiyle bitti. Turgut Özal’ın siyasal liberalizasyon hayalleri iç savaşın yükseltilmesiyle sonuçlandı. 2000-2010 arasında AB süreciyle başlayan demokratikleşme ve barış umutları ise kısa bir süre sonra faşizan Türk-İslamcı siyasal vesayet rejiminin kurulmasıyla bir başka bahara kaldı.[1] Dolayısıyla Türkiye, tekçi ve hatta yer yer ırkçı ulus-devlet paradigmasını dönüştürme ve demokratikleşme konusunda başarısız bir ülke. Bugüne kadar bu başarılamadı. Her deneme bir diktatörlükle sonuçlandı. Şu anda ülkeyi yöneten rejimin böylesine önemli bir paradigma değişimine gitmesi ve daha önemlisi, milliyetçi-muhafazakâr toplumu buna ikna etmesi kolay değil. Tümüyle önümüzdeki seçimlere odaklanmış olan AKP’nin oy kaybını göze alarak böyle bir dönüşüme imza atması ise pek muhtemel görünmüyor.

Tüm bu belirlemelerle birlikte rejim içinde sürecin gidişatıyla ilgili bir senkron sorunu olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bahçeli’nin sözcülüğünü yaptığı kanat belli ki sürecin tehlikeye girmesini istemiyor ve bu nedenle Kürt siyasetini en azından şimdilik sakinleştirecek ve masada tutacak adımların atılmasını istiyor. AKP ve Erdoğan ise meseleyi daha çok seçim odaklı ele alıyor ve süreci uzun vadeye yayarak en azından seçime kadar somut bir adım atmak istemiyor. Diğer taraftan, Ortadoğu’da yaşanan gelişmelere bağlı olarak Kürt siyasetinin güç kaybetmesi bekleniyor ve daha da ötesinde bunun için çalışmalar sürdürülüyor. Devletin son noktada Kürtlere karşı askeri seçeneği de kenarda tuttuğunu unutmamak gerekiyor. Bir kez daha aynı soruyla karşı karşıyayız: Devlet Kürt meselesini en azından silahlı çatışma boyutundan çıkaracak adımları atacak mı yoksa Kürtleri yeniden bir savaşa mı mecbur bırakacak?

Ancak barış süreçlerinin başarısız olmasını ve Türkiye’nin demokratikleşememe meselesini sadece devleti analiz ederek anlamaya çalışmak, karşımıza eksik bir tablo çıkarabilir. Bu süreçlerde, Türkiye’deki barış ve demokrasi yanlılarının neler yaptığına ve yapamadığına da bakmak gerekiyor. Örneğin, 2000-2010 arası Türkiye açısından demokratikleşme yolunda önemli adımların atıldığı ve kısmi liberalizasyonun yaşandığı bir dönemdi. Ancak bu dönemde, barış ve demokrasi yanlıları bir araya gelerek ortak bir demokrasi projesi etrafında birleşemediler. Bu dönem büyük bir rehavet içerisinde, “Devlet ne adım atacak acaba?”, “Gerçek bir solcu AB sürecine evet mi, hayır mı der?” gibi işlevsiz sorularla geçirildi. Oysaki toplum tabanından örgütlenebilecek güçlü bir barış ve demokrasi mücadelesi, AB ve çözüm karşıtlarını geriletebilir, daha önemli kazanımlar elde edilebilirdi.

Barış ve demokrasi mücadelesinin en önemli bileşenlerinden olan Kürt siyaseti açısından da durum farklı değil. 2000’lerin başında Öcalan, silahlı mücadele döneminin sona erdiğini ve Kürt siyasetinin artık toplum tabanında örgütlenen bir sivil direniş hareketine dönüşmesi gerektiğini açıkça belirtmişti. Ancak bu gerçekleşemedi. Kürt siyasi hareketi, koordinatör sınıfın hâkim olduğu merkeziyetçi yapısını tasfiye edemedi ve Kürt hareketini sivil bir direniş hareketi haline getiremedi. Abdullah Öcalan’ın görüşleri teorik bir tartışmanın konusu olmaktan çıkıp hayata geçirilemedi. Böyle olunca silahlı direniş yine tek seçenek olarak öne çıktı. Bu durum elbette en çok çözüm karşıtı güçlerin işine yaradı ve 2004’te savaşı yine başlatmaları için uygun bir ortam oluşturdu.

Bugün de benzer bir süreci yaşadığımızı söylemek mümkün. Abdullah Öcalan, devleti ele geçirmeyi hedefleyen devletçi paradigmanın terk edilmesi ve bunun yerine toplumu hedef alan bir taban hareketinin inşa edilmesi gerektiğini bir kez daha dile getirdi. Ayrıca PKK’nin silah bırakmasının taktik değil, stratejik bir karar olduğunu ve bundan geri dönüşün olmayacağını da ısrarla söylemeye devam ediyor. Bu durumda Kürt siyasi hareketinin 2000’lerin başında yaşanan deneyimi inceleyerek dersler çıkarması elzem görünüyor. Kürtler Türkiye’de çok önemli bir nüfusa sahip ve bu nüfus demokratikleşme ve barış süreçlerinde önemli bir baskı oluşturabilecek kadar da dinamik. Dolayısıyla eğer silahlı direniş artık bir seçenek olmaktan çıktıysa, yapılacak şey toplum tabanında örgütlenen, katılımcı, kültürel çoğulcu, demokratik sivil direniş kurumlarının inşasıdır. Ancak maalesef son bir yılda Öcalan’ın paradigması yine teorik zeminde tartışılmaktan öteye götürülemedi. Toplumun karşısına teoriyle çıkılmayacağına göre yapılacak şey, bu paradigmayı pratik kurumlarıyla inşa etmeye çalışmak olacaktır. Türkiye devleti dönüşüm ve demokratikleşme konusunda tutucu ve başarısız, ancak son 25 yılda Kürt siyasi hareketinin de benzer bir değişim ve dönüşüm sorunu yaşadığını söylemek gerekiyor.

Ancak Kürt mahallesinde yaşanan dönüşüm sıkıntısının tüm sorumluluğunu Kürt siyasi hareketinin üzerine yüklemek de haksızlık olur. Kürt siyasi hareketine karşı olan, hatta Kürt siyasi hareketini hainlikle suçlayarak hakaret eden ya da Kürt siyasi hareketine sempati duysa da uzak duran milyonlarca Kürt var. Peki bu insanlar ne yapıyor? Örneğin, binlerce Kürt doktor, Kürt doktorlar birliği kurarak yoksul Kürt halkına sağlık hizmeti mi götürüyor? Ya da sayıları on binleri bulan Kürt öğretmenler, birlik kurarak Kürt çocuklarının anadilde eğitim haklarını kullanmaları ve eğitime ulaşabilmeleri için bir sivil itaatsizlik hareketi mi başlatıyorlar? Denebilir ki doktorlar TTB’de, öğretmenler de Eğitim-Sen’de örgütlü. O zaman içinde bulundukları kurumlarda bir araya gelip benzer faaliyetler örgütleyemezler mi? Örnekler çoğaltılabilir, ancak Kürt siyasi hareketinin kapsamadığı çevrelerin de izleyici pozisyonunu aşamadıkları rahatlıkla görülebilir.

Durum böyle olunca Türkiye’nin Kürt meselesinde tekçi ulus-devletçi paradigmadan kopamaması, Kürt siyasetinde ise silahlı direnişin yeniden tek seçenek haline gelmesi kaçınılmaz oluyor. Devleti ele geçiren vesayet rejimleri Kürt meselesini yönetilebilir bir kriz alanı ve iktidar etme aracı olarak kullanmaya devam ederken, buna karşı toplum tabanında örgütlenmiş bir barış ve demokrasi baskısı oluşamıyor. Son 25 yılda, “Acaba devlet ne adım atacak?”, “Devlet neden adım atmıyor?” sorularını sorarak beklemenin, ancak çözüm karşıtı çevrelerin işine yaradığını ve sonuçta savaşın her defasında yeniden başladığını gördük. Oysa yapılması gereken, tüm barış ve demokrasi yanlılarının bir araya gelerek devletin dönüşümü için toplumsal bir baskı oluşturmaya çalışmalarıdır. Aynı şekilde Kürt siyasi hareketinin de Kürt halkını siyasi bir özneye dönüştürecek, katılımcı, çoğulcu bir sivil direniş örgütlenmesine dönüşmesi ve barışın sağlanması için baskı oluşturması gerekiyor. Devlet ne yapacak diye beklemek bir siyaset olamaz. Devletin demokrasi ve hukuk alanında somut adımlar atması için toplumsal bir baskının ve sivil bir direnişin örgütlenmesi gerekiyor. Bu yapılmadığı sürece, yüksek siyasetin koridorlarında alınan kararların ceremesini çekmek dışında bir çare kalmıyor.


[1] Bu konuda daha kapsamlı tartışmalar ve değerlendirmeler için şu kitaplara bakılabilir: Bülent Bilmez, Osmanlı-Türkiye Demokrasi Tarihi: Türkiye’de Demokrasinin Hasta Kökleri, Lejand Yayınları, İstanbul 2025. Bülent Bilmez, Osmanlı-Türkiye Demokrasi Tarihi II:1876’dan Günümüze Geceye Evrilen Demokrasi Şafakları, Lejand Yayınları, İstanbul 2025.