Bu yazının hazırlanmasında yararlanılan haber akışına buradan ulaşabilirsiniz.

Sanatta ifade özgürlüğü bağlamında Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” gösterisi

Bu ay komedyen Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” adlı gösterisi sonrasında tutuklanması ve başlatılan hukuki süreci ifade özgürlüğü ve sanat/siyaset ilişkisi ekseninde değerlendirdik. Geçen ayki Kültür-Sanat Gündemi değerlendirme yazımızda da yer alan bu konu, sanatçının Çorlu Karatepe “Kuyu tipi” cezaevine sevki ve devamında hukuksuz biçimde işletilen adli süreciyle Temmuz ayında da ağırlığını korudu. Deniz Göktaş’ “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “dini değerleri aşağılama” suçlamalarından ötürü tutuklandı ve cezaevine gönderildi. Tutuklamaya sevk yazısında, hakaret ve nefret söylemlerinin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceği belirtildi. Başsavcılık, soruşturmanın gerekçesi olarak 185 ayrı CİMER başvurusunu gösterdi. Yandaş medya, “Sözde komedyen Deniz Göktaş hakkında soruşturma başlatıldı! Kur’an-ı Kerim’e yönelik sözleri tepki çekti” gibi başlıklarla ve abartılı suçlamalarla sanatçıyı hedef gösterdi. Deniz Göktaş ise ifadesinde sözlerinin mizah kapsamında olduğunu belirterek “Diktatör kelimesi siyasal bir tespittir, kamuoyunda da sıkça tartışılan bir konudur, benim herhangi bir hakaret veya aşağılama kastım bu söylemde bulunmamaktadır.”, dedi. Ayrıca dini değerleri ve Kur-an’ı Kerim’i aşağılama suçlamasına dönük olarak. “İnsanlar beni gördüklerinde dinden uzak bir insan olduğumu düşünüyorlar, ancak ben tarafıma okuduğunuz şekilde 4. kitabı sevdiğimi beyan ettim, bu söylemde 4. kitabın son kitap olduğuna yönelik teolojik espri amacım vardır, herhangi bir aşağılama kastım yoktur, ben benzer şakayı kelimesi kelimesine aynı şekilde 3 yıldır ülkenin farklı bölgelerinde stand-up gösterilerinde yapıyorum, yaklaşık 100.000 kişiye bu şakayı yapmışımdır ancak bu şakadan incinen birisini görmedim. Benim dini değerleri aşağılamak gibi bir kastım veya amacım bulunmamaktadır.”, dedi. Özetle sanatçının savcılıkta verdiği ifade, tabii kendi ironik üslubunu da yansıttığı bir ifade özgürlüğü savunusu metni idi. Fakat Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda oldukça kitlesel bir gösteri yapmış olması ve ardından YouTube’da ücretsiz biçimde gösterisini paylaşmış olması üzerine zaten sözü son derece güçlü bu gösterinin büyük bir kamusal etki yaratması, sosyal medyada insanların gösteriden parçaları paylaşarak sözü büyütmesi/sahiplenmesi, Deniz Göktaş’ın mizahının ve eleştirel bakışının gücü oranında saldırıya maruz kalmasına, iktidar siyaseti tarafından ifade özgürlüğü kapsamının dışında değerlendirilmesine sebep oldu.

Rıza Türmen, Deniz Göktaş’ın tutuklanışını AİHM içtihatları çerçevesinde değerlendirdiği köşe yazısında  , “Siyasetçi, siyaset alanına girmekle kendini eleştiriye açmıştır. Siyasal eleştiriyi cezalandırmak, eleştiri yapanlar üzerinde caydırıcı etki yaratır. Bu da halkın doğruları öğrenme ve kamuoyunu ilgilendiren konuları serbestçe tartışma hakkını kullanmalarını engeller. Bütün bunlara karşın, ifade özgürlüğünün sınırlanmasının çok önemli bir toplumsal nedenden kaynaklandığını ispat yükü hükümete aittir”, derken ifade özgürlüğünün demokrasinin temeli olduğunu, o nedenle AİHM’in, bütün bu kriterleri içine alan çok dikkatli bir inceleme sonunda söz konusu ifadenin ifade özgürlüğüne girip girmediğine karar verdiğini, bizde ise Cumhurbaşkanı’na yöneltilen her eleştirinin hakaret sayıldığını ve cezalandırıldığını belirtti. 2017 yılı itibariyle Cumhurbaşkanı’na hakaretten  5150 dava açılmış, bunun 2099’u mahkumiyetle sonuçlanmış. (Ahmet Necdet Sezer döneminde açılan dava sayısı 163, Abdullah Gül döneminde ise 848). Bu tablodan da anlaşıldığı üzere, söz konusu Cumhurbaşkanlığı olduğunda, sadece sanatçıların değil, genel olarak vatandaşların sözünün ifade özgürlüğü bağlamında koruma altına alındığı anayasal bir düzen içinde yaşamıyoruz artık. Ayrıca Deniz Göktaş’ın, gösterisinde Sevim Tanürek’in ölümüne neden olan, Burak Erdoğan’ın karıştığı trafik kazası gibi unutturulmuş bir konuyu tekrar, hem de böyle kitlesel bir gösteride gündeme getirmiş olması söz konusuydu. Bu manada, sanatçı iktidarın belirlediği ‘kırmızı çizgileri’ ihlal etmiş oldu, ki bu kırmızı çizgiler anayasanın koruma altına aldığı haklardan daha belirgin çizgiler çiziyor. Birçok sanatçı ve çevre cesareti nedeniyle Deniz Göktaş’ı alkışladı fakat Deniz Göktaş duruşunu ne bir kahramanlık ne de bir feda pratiği olarak koydu; cezaevinden gelen ikinci mektubunda açık sözlü politik mizah yapmanın ve işini hakkıyla yapmanın gereği olarak açıkladı başına gelenleri. Tabii ki, cezaevinden gelen mektuplarında da yine o ironik ve kendine has pesimizmden ve hamasetten uzak üslubu içinde “…Özetle cezaevine girmemeye çalışın ama işinizi olması gerektiği gibi yapmanın karşılığı buysa en huzurlu uykular burada uyunuyor”, gibi bir cümleyle ifade etti bu duruşunu. Deniz Göktaş’ın tutuklanışı ardından pek çok sanatçı ve çevre ifade özgürlüğü çerçevesinde salıverilmesi gerektiğini belirten bildiriler, açıklamalar yayımladı. Örneğin Oyuncular Sendikası ““Eleştirel sözün suç sayılmadığı bir ülkede yaşamak hepimizin ortak talebi. İfade özgürlüğüne yönelik her türlü müdahalenin karşısındayız. Meslektaşımız Deniz Göktaş’ın bir an önce serbest bırakılmasını ve sürecin hukuka uygun şekilde yürütülmesini talep ediyoruz. Deniz Göktaş yalnız değildir”, şeklinde bir bildiri yayımladı. Yahut Ankara’da 16 kurum ile 59 sanatçı ve sanat emekçisinin imza verdiği dayanışma metninde “‘Ne büyük cesaret’ diye yerimizde oturma zamanı değildir. Çünkü Deniz’in açtığı kapı, bir kahramanlık öyküsü değil; haklı ve meşru mücadelemizde omuz omuza saf tutmanın kapısıdır” ifadesi yer aldı. Manisa Büyükşehir Belediyesinin düzenlediği, 23-26 Temmuz tarihleri arasında gerçekleşen 19. Türkiye Tiyatro Buluşması’nda Deniz Göktaş’a “Çağdaş Aydın Direnç Ödülü” verildi. Bunların ötesinde Ölü Deniz gösterisine yayın yasağı getirildiğinde, gösteri YouTube’dan kaldırıldığında, binlerce kez yeniden parçaları paylaşıldı, gösterinin tamamı başka linklerde yeniden yeniden paylaşıldı ve Deniz yasaklanamadı, aksine sözü çoğaldıkça çoğaldı. Fakat tüm bunların ötesinde, Deniz Göktaş’ı nasıl desteklemeli, eylemselliğe dönüşen duruşunu, yahut “durdurulamayan mizahını” nasıl güçlendirmeli sorusunun cevabı belki de öncelikle yukarıda mektubundan alıntıladığımız cümlede saklı: “…işinizi olması gerektiği gibi yapmak…”. Deniz ilk mektubunda da “Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, “politik mizah” yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘aman bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip sana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafından dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı”, demişti. Özetle, Deniz Göktaş’a destek olmak, onun sözünü çoğaltmak, biraz da onun tarif ettiği gibi “sanatını hakkıyla yapmaktan” geçiyor. Bu konjonktürde nasıl bir üslupla sanatını hakkıyla icra edeceğini bulmaktan geçiyor.

Diğer yandan, Mimesis’te yayımlanan iki önemli köşe yazısı, Deniz Göktaş’ın Ölü Deniz gösterisinin sanat/siyaset ilişkisi bağlamında gücünü değerlendirirken, stand-up sanatının alımlanma ve tüketilme biçimine dair önemli değerlendirmeler sunuyordu. Mimesis’te yayımlanan “Deniz Göktaş Ölü Deniz Üzerine” başlıklı köşe yazısında Selin Aydınoğlu, Ölü Deniz’i bir gösteri-eylem olarak değerlendirirken şu önemli soruyu soruyor: “Ölü Deniz, yeni politik ve sanatsal üretimlerin önünü açacak ortak bir hafızaya mı dönüşecek? Yoksa algoritmaların hızla tükettiği, birkaç hafta sonra yerini başka içeriklere bırakan dijital bir kültür nesnesi olarak mı kalacak?”. Metin Göksel ise, “Stand-Up Gündemi Ardından 1: Tiyatro ve Stand-Up” başlıklı, aslında dram sanatı ve stand-up genre’ını karşılaştırarak, demokrasi kültüründe bu iki sanat dalının yerini irdelediği yazısında benzer bir noktadan, stand-up sanatının stand-up’çılardan bağımsız olarak, alımlamaya girdiği anda bir yorum olarak “satın alınan” ve “alıntılanan” bir “kültürel vekalet” rejimine dahil edildiğini belirtiyor, Dolayısıyla stand-up sanatının yarattığı olumlu kamusal etkiyi de küçümsemeyerek,  alımlanma sistemi içinde, ne kadar demokratik bir kamusal alan inşasına hizmet ettiğini  sorgulayan önemli sorular soruyor: “Sorun, yorumun giderek daha çok izlenen, tüketilen ve beğenilen bir içeriğe dönüşmesi; buna karşılık insanların birbirlerinin yorumlarını ortak bir düşünme süreci içinde dönüştürebilecek kamusal zeminlerin zayıflaması diyebiliriz. Başka bir ifadeyle mesele profesyoneller değil. Mesele, yorumun karşılıklı bir toplumsal ilişki olmaktan çıkıp tek yönlü bir dolaşıma dönüşmesinde”.

Tuba Ulu’nun gözaltı süreci ve kadın stand-up’çılar

Stand-up gösterisinde Kanuni Sultan Süleyman hakkında yaptığı bir şaka nedeniyle “tarihî, millî ve manevi değerlere hakaret” suçlamasıyla 9 Nisan’da gözaltına alınan komedyen Tuba Ulu’nun yaşadığı hukuki süreç de, Türkiye’de mizahın sınırları ve ifade özgürlüğü üzerine çok fazla şey söylüyordu. Tuba Ulu’nun davası, 14 Temmuz’da görülen karar duruşmasında 5 aylık hapis cezasıyla sonuçlandı. Yargı süreci, yalnızca davanın hukuki boyutuyla değil; stand-up alanında ifade özgürlüğü, komedide cinsiyet eşitsizliği, sosyal medya tepkileri ve mizahçılar üzerindeki olası otosansür etkisi bağlamında da kamuoyunda tartışıldı. Mahkemenin verdiği 5 aylık hapis cezası ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması (HAGB) kararıyla gelen 5 yıllık “suç işlememe” baskısını düşündüğümüzde, sanatçının mizahına kalın kırmızı çizgiler çeken başka bir kararla daha karşı karşıya kaldık Tuğba Ulu vakasında. Tuğba Ulu ise kendisiyle yapılan söyleşide “‘Her şeyin şakası yapılır’ fikrinden asla vazgeçmem; mizah her zaman bir yol bulur, işimiz bu!”, dedi.

Diğer yandan, Fayn Press’de “Punchline arası: Komedi sahnesinde kadınlar” başlığıyla yayımlanan makalede kadın stand-up’çılarla yapılan söyleşiler ve sektöre dair değerli gözlemler sunuldu. Makalede, “Deniz Göktaş’ın ‘Ölü Deniz’i, mizahın bugün Türkiye’de ne kadar güçlü ve riskli bir alan olduğunu bir kez daha gösterdi. Bu cesaret, bu göze alış tekil bir eylem değil. Kadınlar bu cesareti çoğu zaman daha sessiz bir şekilde sahneye (ve hayatın her alanına) taşıyor. İşte bu yüzden, onların hikâyelerine ses açmanın tam zamanı”, deniyor. Kadınların özel hayatlarının her aşamasının politik olduğu, haliyle politik mizaha da yatkın oldukları ama Türkiye’de komedyen kadınların yalnızca siyasi baskıyla değil erkek egemen sektör, cinsiyetçi önyargılar ve algoritmalarla da mücadele etmek zorunda oldukları belirtiliyor. Örneğin, bir kadının, politik içerikli şakalarının bir noktadan sonra sosyal medyada artık viral olmaktan çıktığını fark ettiğini ve bunun işletilen bir fren mekanizması olduğunu düşündüğünü belirtiyor. Medya komedyen kadınlar için bir yandan görünürlük, öte yandan taciz, sansür ve gözetim getiren oldukça karmaşık bir alan. Diğer yandan kadın stand-up’çılar, stand-up sanatının, politikleştiği noktada sanatçı için ne çok ve çeşitli çelişki ortaya çıkardığını Deniz Göktaş gibi çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyorlar.