Bu yazıda zararlanılan haber akışına buradan ulaşabilirsiniz.

BİRİ SUSTURULDUĞUNDA…

5-18 Eylül 2026 Kültür Sanat Gündeminden Notlar

Eylül ayının ilk yarısına baktığımızda kültür sanat alanında gördüğümüz şey, yıllardır başrolü kimselere kaptırmayan “baskı, sansür, yasaklar”. Baskının da farklı biçimleri: Erişimi engellenen yayınlar, politik sözleri yüzünden iş kaybettiğini anlatan sanatçılar, katliamlara ses çıkardığı için turneden çıkarılan müzisyenler…

Neyse ki haberler bunlardan ibaret değil: LGBTİ+’lara yönelik operasyonlara karşı açıklama yapan kadın örgütleri; bir müzisyen turneden çıkarıldığında onunla dayanışmak için sahneden çekilen diğer müzisyenler…

İçimizi karartan ve maalesef duya duya kulağımızın alıştığı baskı, sansür, yasakların karşısına dikilen “dayanışma” haberleri biz kültür sanat emekçilerine moral veriyor. Biliyoruz artık; baskı, insanları yalnızlaştırabildiği ölçüde güç kazanıyor. Bir sanatçının, bir festivalin ya da bir topluluğun sözüne, duruşuna birileri sahip çıktığında ise o sesi susturmak zorlaşıyor.

I – Sanatın alanını birlikte savunmak

10 Eylül’de Pembe Hayat KuirFest, on dört yılın ardından festival edisyonlarına belirsiz süreyle ara verdiğini duyurdu. “Nadas” sözcüğü seçilmişti bu duyuru için. Festival, çalışmalarını tümüyle sonlandırmak yerine bir mentorluk programıyla başka bir biçimde sürdürecekti. Bağımsız bir festivalin varlığını sürdürmek için durup yeni bir yol araması, böylesi buluşma alanlarının, bağımsız işlerin yaşamasının ne kadar güçleştiğini hatırlatıyor bizlere.

12 Eylül’de çok sayıda LGBTİ+ örgütünün ve yayın mecrasının hesabına erişim engeli getirildi. Ardından “Ailem Güvende” operasyonları ve Kaos GL yöneticilerinin tutuklanması gündeme girdi. KuirFest’in daha önce aldığı nadas kararı ve bu haberler art arda okunduğunda, kuir kültürün üretildiği, yayımlandığı ve paylaşıldığı yerlerin karşı karşıya olduğu tehditler görünür hâle geliyor.

114 kadın örgütünün operasyonlara karşı yaptığı açıklama bu nedenle önemli. LGBTİ+’ların maruz kaldığı baskıyı yalnızca onların karşı koyması gereken bir mesele olarak görmedi kadınlar. Dayanışma burada uzaktan gönderilmiş iyi niyetli bir destek değil; özgürlük alanlarının birbirine bağlı olduğunu kabul eden politik bir tutum.

Bunun kültür-sanat açısından somut bir karşılığı var. Bir topluluğun hesabına erişilemiyorsa etkinliği duyurulamaz; mekânı ve örgütlenme imkânı hedef alınıyorsa insanların birlikte film izlemesi, dans etmesi, tiyatro yapması da zorlaşır. Sanatı savunmak, ortaya çıkmış eser kadar o eseri üreten insanların bir araya gelebilme hakkını da savunmak tabii ki.

Kültür-sanat dünyasının üzerinde dolaşan kara bulutlar, baskı ve sansüre karşı duran sanatçılar ve dayanışma ihtiyacı sadece Türkiye’yle sınırlı değildi:

Susan Sarandon, Venedik Film Festivali’nde, Filistin’e desteği nedeniyle bazı rollerini kaybettiğini, ajansların kendisiyle çalışılmamasını söylediğini anlattı: “Bu, insanlar için büyük bir uyanış oldu. Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail’e ne kadar para verdiğini kimse gerçekten anlamamıştı” diye konuşan Sarandon, sektörde kendisiyle çalışılmasına karşı çıkanların “uyarılarına kulak asmayan” yönetmen Andrea Pallaoro’ya özellikle teşekkür etti.

Bu yazı hazırlanırken yeni bir gelişme oldu: Sarandon 24 Eylül’de New York’ta Netanyahu’nun Birleşmiş Milletler konuşmasının protesto edildiği eylemde Hannah Einbinder’la birlikte gözaltına alındı; daha sonra serbest bırakıldı. Sarandon’un mesleki baskıdan söz ettikten sonra Filistin için kamusal alanda sesini yükseltmeyi sürdürmesi, dayanışmanın bedelini göze alan bir sanatçı tutumuna işaret ediyordu.

Sarandon’un gözaltına alınmasıyla aynı gün, Massive Attack’ın kurucu üyelerinden Robert Del Naja’nın da İngiltere’nin Liverpool kentinde gözaltına alındığı haberi geldi. Del Naja, “Soykırıma karşıyım, Palestine Action’ı destekliyorum” yazılı pankart taşıyordu.

İki farklı ülkede, Filistin için kamusal alanda ses çıkaran sanatçılar aynı gün polis müdahalesiyle karşılaştı.

Eylül’ün en çarpıcı müzik haberlerinden biri Macklemore’un Ed Sheeran turnesinden çıkarılmasıydı. Ed Sheeran’ın turnesinde ön sanatçı olarak yer alan rapçi Macklemore, Eylül ayının başında New Jersey’deki MetLife Stadyumu’nda gerçekleştirilen konserlerde Filistin’i destekleyen açıklamalarda bulunmuş ve İsrail’in Gazze’deki işgalini eleştiren “Hind’s Hall” adlı şarkısını seslendirmişti. Sonraki konserlerin yapılacağı bazı stadyumların sahipleri onun sahne almasına itiraz etti; Macklemore turnenin kalan ABD konserlerinden çıkarıldı. Sheeran, Macklemore’un kadrodan çıkarılması kararının kendisi değil, menajerleri tarafından alındığını söyledi. Büyük bir turnede kimin konuşabileceğini belirleme gücünün mekân sahiplerine kadar uzanması başlı başına düşündürücü.

Ardından ön grupta yer alan sanatçılar Finneas, Aaron Rowe, Lukas Graham ve Beoga da turneden çekildi. Macklemore’a destek açıklaması yapmakla yetinmeyip kendi sahnelerinden vazgeçtiler.

Sheeran’ın tutumu dinleyiciler ve başka sanatçılar arasında da tartışıldı. Boykot ve bilet iadesi çağrılarıyla geçen bir hafta oldu. Daha önce siyasi konularda sessiz kalmayı tercih eden Ed Sheeran, 19 Eylül’deki Philadelphia konserinde İsrail-Filistin çatışmasına ilişkin ilk kez doğrudan açıklama yaptı (yapmak zorunda kaldı, denebilir). Gazze’deki durumun “felaket boyutunda, gerekçelendirilemez ve orantısız” olduğunu söyleyen İngiliz şarkıcı, “Sivillerin ve çocukların hayatlarını kaybetmesinin boyutu yüreğimizi parçaladı. Batı Şeria’da gözlerimizin önünde yaşanan sistematik adaletsizlik görmezden gelinemez,” dedi.

Açıklaması Macklemore’un turneden çıkarılması sonucunu değiştirmedi; fakat verilen kararın sessizce geçiştirilemeyeceğini gösterdi.

Sular bununla da durulmadı. Şarkıcı P!nk, Macklemore’un açıklamalarını eleştirdi ve StopAntisemitism hesabının Macklemore’u suçlayan bir paylaşımını yeniden yayımladı. Söz konusu paylaşımda, Macklemore’un İsrail karşıtı “propaganda” yaptığı iddia ediliyordu. P!nk’in bu paylaşımı sonrasında sosyal medyada sanatçıya yönelik tepkiler artarken, P!nk’in UNICEF elçiliğinin sonlandırılmasını isteyen imza kampanyası başlatıldı. Javier Bardem de bu kampanyaya katıldı.

Bu, sanatçıların birbirlerinin politik tutumlarını kamuoyu önünde tartıştığı bu sürecin bir parçasıydı ve pozitif etkileri oldu elbette.

Almanya da benzer olaylara sahne oldu. Alphaville Grubu’nun Glücksgefühle Festivali programından çıkarılması infial yarattı. Grubun solisti Marian Gold, önceki konserlerinde demokrasi, hoşgörü ve insan haklarını savunarak aşırı sağa ve AfD’ye karşı açık mesajlar vermişti. Glücksgefühle-Festival organizatörleri, sahnelerin tamamen apolitik olmasını ve “sadece eğlence/müzik” barındırmasını istediklerini belirterek gruptan sahnede siyasi konuşmalardan kaçınmasını istedi. Alphaville bu talebi reddedince festival programından çıkarıldı. Fakat hemen ardından çok sayıda sanatçının dayanışmasıyla karşı karşıya kaldı organizasyon: Cuma ve Cumartesi günü sahne alan müzisyenler, Alphaville’e destek için açık siyasi açıklamalar yaptı. Rapçi Ski Aggu, “Bir fikriniz varsa, söyleyebilmelisiniz” mesajı verdi. Şarkıcı Tom Gregory setini “Forever Young” ile açarken, rapçi Nura ve Ski Aggu da Alphaville’in klasik şarkısını seslendirdi. Mallorca’nın hit şarkıcısı Mia Julia, “Wir müssen den Mund aufmachen, um gewisse Augen zu öffnen.” (“Bazı gözleri açmak için ağzımızı açmalıyız”) dedi.

Bu tepkiler karşısında organizatör kararın hata olduğunu söyleyerek Alphaville’i yeniden davet etti; fakat grup daveti kabul etmedi.

Bir yönetmenin ‘yasaklı’ oyuncuyla çalışmayı sürdürmesi, müzisyenlerin turneden çekilmesi, dinleyicilerin itirazı, boykotu hepsi farklı tepkiler. Fakat baskılarla, yasaklarla çepeçevre kuşatılan dünyamızda tüm bu eylemlerin etkisi benzer:

Bir araya gelip ses çıkararak, dayanışarak güçlenme.

Diyor ya sanatçı; “Bazı gözleri açmak için ağzımızı açmalıyız.”

 

II – Barışın dili nasıl kurulacak?

15 Eylül’de Uluslararası Hrant Dink Ödülü⁠ Kazdağları ve ekoloji mücadelesiyle tanınan Süheyla Doğan ile Filistinli insan hakları hukukçusu Raji Sourani’ye verildi. Ödülün ölçütleri arasında “barışın dilini kullanmak” da var.

Aynı gece Ari Barokas’ın sahne alması ise Ağustos ayındaki bir konserden kalan itirazı yeniden gündeme getirdi. Barokas, Gâvurlar şarkısındaki “teröristler” ifadesini koruyup sonraki dizeyi Ekrem İmamoğlu’nun tutukluluğuna gönderme yapacak şekilde; “Teröristler durduğu yerde, İmamoğlu çürüsün içeride” olarak değiştirmişti. Mezopotamya Kültür Merkezi, bu kelimenin Kürtlere karşı yıllardır kullanılan güvenlikçi dili yeniden ürettiğini söyleyerek tepki göstermişti. MKM, 50 yıldır süren çatışma sürecinde Kürtlere “terörist” denildiğini belirterek, bugün müzakere süreci yürütülmesine rağmen aynı söylemin sürdüğünü ifade etmişti.

Barokas’ın İmamoğlu’nun tutukluluğuna itiraz ettiği açık. Ama bu haksızlığa karşı çıkarken kullanılan “terörist” ifadesinin Kürtlere yönelik ayrımcı/güvenlikçi dili yeniden üretmek anlamına geldiği de açık. Bu ülkede o kelimeyi siyasi bir damga olarak defalarca duymuş Kürtlerin itirazı, sanatçının niyetinden bağımsız olarak ciddiye alınmalı.

Birinin uğradığı adaletsizliği anlatırken başka insanların maruz kaldığı ayrımcı dile yaslanmak zorunda değiliz.

Hrant Dink Vakfı, Niha+’a verdiği yanıtta⁠, sözlerden ve tepkilerden haberdar olduğunu, Barokas’ın İmamoğlu’nun tutukluluğunu eleştirdiğini düşündüğünü belirtti. “‘Terörist’ kelimesinden de bizler toplumu, toplumsal barışı tehdit edenleri, toplu cinayet işleyenleri anlıyoruz.” diyerek devam etti. Ve ifade özgürlüğünü savunduğunu söyleyerek etkinlik programını değiştirmeyeceğini bildirdi.

Tartışmada eksik kalan, sanatçının sahnede olup olmamasından çok, Mezopotamya Kültür Merkezi’nin itirazıyla nasıl bir ilişki kurulduğu. Uluslararası Hrant Dink Ödülü’nün “ayrımcılıktan, ırkçılıktan, şiddetten arınmış, daha özgür ve adil bir dünya” için çalışan kişilere verildiğini söyleyen bir kurumun, “terörist” sözünün tarihsel yükü üzerine de düşünmesi ve belki de “barışın dili nasıl olmalı?”ya dair yürütülecek bir tartışmaya şeffaf bir ortam sağlaması gerekirdi.

Füsun Demirel’in⁠ “barış silahların susmasından ibaret değil” sözü, soruyu doğru yere taşıyor. “Demokratik alanlar genişlemeden, insanlar kendi dilinde özgürce konuşup üretemeden, geçmişin acıları tanınmadan kalıcı barış nasıl kurulacak?” dedikten sonra; “Siyasi dil ne kadar kutuplaşsa da sanat yani sinema, tiyatro, edebiyat, şiir, resim, müzik, heykel insan sorunlarını birer hikâyeye dönüştürür.” diyerek bir öneride bulunuyor.

Jülide Kural’ın⁠, Kadir İnanır’ın “O büyük barışı mutlaka biz halklar kuracağız” sözünü hatırlatması da yanıtın kime ait olduğunu söylüyor. Barış, kurumların ilan edip topluma armağan edeceği bir sonuç değil; itirazlarıyla, sözleriyle ve birbirleriyle kurdukları ilişkiyle halkların yapacağı bir iş.

Birbirimizin hikâyesini dinlemek, acıları yarıştırmak değil; kimsenin dilini, onurunu ve yaşadıklarını konuşmanın dışında bırakmamaktır.

 

III – Tony Gatlif sineması

Bir dilin, bir müziğin, bir topluluğun kamusal hayatta yer bulması ne demek?

Başka bir insanın hikâyesiyle karşılaşınca ne değişir?

2 Eylül’de hayatını kaybeden Tony Gatlif, bu soruları bir bildirinin cümleleriyle değil; yola çıkan, yerinden edilen, âşık olan, şarkı söyleyen insanların hayatlarıyla anlatıyordu.

Gatlif’in kendi hayatı da bu sorulardan ayrı bir yerde değildi. Asıl adı Michel Boualem Dahmani olan yönetmen, 10 Eylül 1948’de Cezayir’de, Kabiliye kökenli Berberi bir baba ile Endülüs kökenli Roman bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Cezayir Bağımsızlık Savaşı sırasında tüm aile Fransa’ya gitti. Sonradan filmlerinin merkezine yerleşecek göç, dil ve aidiyet meseleleri tam da bu yüzden, onun için uzaktan seçilmiş konular değildi. Birden fazla kültürün içinde büyümüş, yer değiştirmiş bir insanın hayatına da aitti.

1993 yapımı Latcho Drom bu hayat deneyiminin sinemadaki en güçlü karşılıklarından biri. Film, Romanların Hindistan’dan Avrupa’ya uzanan tarihsel yolculuğunu müzikle izler. Bir anlatıcı çıkıp gördüklerimizi açıklamaz. İnsanlar çalar, söyler, dans eder; yol ilerledikçe çalgılar, ritimler, diller ve yaşama biçimleri değişir. Aralarında bir tarihsel bağ duyulur ama hiçbir durak ötekinin aynısı değildir. Gatlif’in kültürel çoğulcu bakışı tam da burada belirir:

Romanları tek bir sese indirgemeden, ortaklıklarının içindeki farklılıkları gösterir.

Müzik bu sinemada hikâyenin arasına konmuş bir süs değildir. Kamera çalan ellere, dinleyen yüzlere, ritme katılan bedenlere döner; bir şarkının kendi zamanında sürmesine izin verir. Böylece müzik, geçmişten kalmış bir kültür örneği olarak sergilenmez. O anda insanlar arasında kurulan bir ilişkiye dönüşür.

Bir şarkı hem taşındığı yolu hem söylendiği şimdiki zamanı duyurabilir.

Gatlif’in İstanbul’da verdiği bir söyleşide göçe dair sorduğu soru da bu filmleri anlamaya yardım ediyor: “İnsanlar yer değiştirirken yanlarında neleri götürür?” Onun kamerası bu sorunun yanıtını seslerde, ritimlerde ve birlikte çalma anlarında arıyor.

Gatlif’in başka filmlerinde yolculuk farklı yönlere açılır. Gadjo Dilo’da Romanya’ya gelen genç bir Fransız, aradığı sesin peşinden giderken karşılaştığı insanları tanımaya ve kendi yabancılığıyla yüzleşmeye başlar. Şarkıyı dinlerken onu söyleyen insanın yaşamını, maruz kaldığı ayrımcılığı ve söz hakkını da görebiliyor muyuz? Film tamamlanıncaya dek tam olarak bu karşılaşmayı yaşar.

Exils’te yol Fransa’dan Cezayir’e, aile geçmişine doğru uzanır. Djam’da ise rebetiko, Türkiye ile Yunanistan arasında gidip gelen bir yolculuğa eşlik eder. Gatlif’in anlattığı sürgünlerde insanlar yalnızca bir yerden ayrılmaz; dillerini, şarkılarını ve hatıralarını da beraberlerinde taşır. Yeni karşılaşmalarla bu kültür değişir, yaşamaya devam eder.

Bu filmlerde karşılaşma tek yönlü değildir. Başka bir kültüre yaklaşan kişi yalnızca yeni bir şey öğrenmez; kendi bakışının sınırlarıyla da karşılaşır. Gatlif’in sinemasını bugün kıymetli kılan yanlardan biri bu.

Kültürel çoğulcu bakışla kurulan dünya, farklı insanların aynı karede görünmesiyle tamamlanmaz. Her birinin kendi sesiyle var olabildiği, karşılaşmanın herkesi değiştirebildiği bir ilişki gerektirir.

 

IV – Sonuç olarak

Bu günlerin haberlerinde yasaklar, engeller ve ağır baskılar var. Fakat her engelin karşısında tek başına bırakılmayı kabul etmeyen insanlar da var: LGBTİ+’lara yönelik operasyonlara itiraz eden kadın örgütleri, Macklemore’un ardından sahneden çekilen müzisyenler, politik görüşlerinden dolayı işinden olan meslektaşlarıyla çalışmayı sürdüren sanatçılar…

Dayanışma bütün baskıları bir anda ortadan kaldırmaz. Ama baskının insanları tek tek hedef alarak kurduğu yalnızlığı bozar. Bağımsız sanatın yaşayabilmesi, sanatçının sözünü korkmadan söyleyebilmesi ve farklı kültürlerin eşitçe var olabilmesi için ihtiyaç duyulan şey de bu:

Birinin sesi kısıldığında, biri susturulduğunda, diğerlerinin sesini yükseltmesi.


 

Bu arada, yazı yayıma hazırlanırken güzel bir gelişme yaşandı:

28 Eylül’de komedyen Deniz Göktaş, “Ölü Deniz” gösterisindeki sözleri nedeniyle 88 gün süren tutukluluğun ardından ilk duruşmada tahliye edildi. DHA Göktaş’a “cumhurbaşkanına hakaretten” 11 ay 20 gün, “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrikten” ise 7 ay 15 gün hapis cezası verildiğini aktardı.

 

Göktaş savunmasında çocukken Levent Kırca ve Ferhan Şensoy’u izlediğini hatırlatarak bugün bir komedyenin şakaları yüzünden hapis yatmasını, eleştiriye tahammül edemeyen siyasetçilerle ilişkilendirdi.

 

Tahliyesi sevindirici; verilen cezalar ise sanatın ve mizahın ifade özgürlüğüne dair soruları gündemde tutuyor.