Bu yazı 17-30 Haziran 2026 tarihli haber akışı dikkate alınarak hazırlanmıştır.

İÇ POLİTİKA

CHP’ye karşı operasyonlarda yaşanan gelişmeler

Devletin bir dizi yargı darbesiyle iktidara aday muhalif bir odak olarak sivrilen CHP’yi yeniden devlet çizgisine çekmeye çalıştığını önceki değerlendirme yazılarımızda belirtmiştik. En son ve en çarpıcı gelişmelerden biri de eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin yargı darbesinin bir enstrümanı olarak kullanılmayı kabul etmesi ve partinin başına “kayyum” olarak atanmasıydı. Partiyi devlet tarafından tasarlanmış açık bir krize sürükleyen bu koşullar altında yaşanan son gelişmeleri şu şekilde özetleyebiliriz:

CHP’li belediyelere dönük olarak “yolsuzluk” gerekçesiyle yürütülen, iktidar cephesi ve Kılıçdaroğlu tarafından “siyasi değil adli vaka” olarak tanımlanan operasyonlar devam ediyor. İzmir Seferihisar Belediyesi’ne düzenlenen operasyonda belediye başkanı İsmail Yetişkin ve bazı belediye çalışanları ve iş insanlarının aralarında bulunduğu 12 kişi tutuklandı. İstanbul Adalar Belediyesi’ne düzenlenen operasyonlarda Başkan Ali Ercan Akpolat ve 35 kişi tutuklandı. İstanbul Şile Belediyesi operasyonunda 13 kişi tutuklandı. İzmir Balçova Belediye Başkanı Onur Yiğit İçişleri Bakanlığı tarafından görevinden uzaklaştırıldı. Mersin Silifke Belediye Başkanı Mustafa Turgut ve aralarında belediye bürokratlarının da bulunduğu 9 kişi tutuklandı.

İktidar sadece yargı operasyonlarıyla yetinmiyor. Geçtiğimiz iki hafta içinde Haymana, Nevşehir, Keçiören ve Keşan belediye başkanları CHP’den AKP’ye geçtiler.

Mevcut koşullarda CHP’nin yerel yönetimler eliyle halka hizmet ve iktidara yürüyüş stratejisinin çökertildiği söylenebilir. Ayrıca TBMM’de olası MV transferlerini de takip etmek gerekiyor. Son olarak 2023 seçimlerinde İyi Parti İstanbul milletvekili olarak meclise giren, ardından CHP’ye katılan Nimet Özdemir AKP’ye geçti

Bu arada, İBB ve Aziz İhsan Aktaş davaları görülmeye devam etti. İBB davasının 61. Celsesinde Ekrem İmamoğlu hâkim tarafından duruşma salonundan çıkarıldı. AİA davasının karar duruşmalarının 10. Celsesinde bir karar çıkmadı

Kılıçdaroğlu başkanlığındaki CHP kayyum yönetimi de boş durmadı. 26 CHP il yönetimi görevden alındı, 7 CHP il başkanının ise istifası talep edildi. Ayrıca, Özgür Özel ve çoğu CHP’li 11 vekilin dokunulmazlıklarının kaldırılması için hazırlanan fezlekeler TBMM Başkanlığı’na sunuldu. Kılıçdaroğlu 2016 yılında Selahattin Demirtaş ve arkadaşlarının dokunulmazlıklarının kaldırılmasını “iktidarın elindeki en büyük kozu ortadan kaldırmak” gerekçesiyle meşrulaştırdığı için, kayyumcu milletvekillerinin bu 11 vekil için de olumlu yönde oy kullanacakları tahmin ediliyor.

Özgür Özel ve İmamoğlu Cephesi

İmamoğlu Silivri Cezaevi’nden “devlet aklı” temalı bir video yayınlayarak, CHP’ye yapılan darbeyi devlet aklıyla açıklamaya çalışan görüşü, toplumla bütünleşmiş bir devlet aklına ve sosyal devletçiliğe vurgu yaparak eleştirdi. Özel’i destekleyen CHP’lilerin olağanüstü kurultay talepleri devam ederken, bir asliye mahkemesinin “mutlak butlan” kararıyla atanan kayyum yönetiminin, partiyi genel seçimlere katılmaktan mahrum etmek pahasına buna engel olacağı anlaşılıyor. Bu durum Özel ve arkadaşlarını CHP içinde direnme veya yeni parti kurma ikileminde bırakıyor. Özel ve arkadaşları yeni bir siyasi parti arayışında olduklarını gizlemiyorlar ve bu partinin “sol” değil, seçimlerde 50+1’i hedefleyen “Türkiye ittifakı” fikriyle hareket edeceğini belirtiyorlar. Ayrıca, halihazırda seçime girme yeterliliği olan mevcut bir partiye katılma arayışlarının da sürdüğü anlaşılıyor. Anadolu Birliği Partisi Genel Başkanı CHP’den 86 milletvekilinin kendi partilerine katılacağını iddia etti.

Özel, yeni parti girişimiyle birlikte, 19 Mart 2025 darbesinden beri yürüttüğü miting ve halkla iletişim stratejisinde değişikliğe gitti. Yeni stratejiyle Özel, artık küçük meydanlarda, çarşı ve pazar yerlerinde halkla sürekli buluşmaya özen gösteriyor. Geçtiğimiz hafta Diyarbakır ve Gaziantep’teki halk buluşmaları bunun bir örneğiydi. Özel Diyarbakır’da Tahir Elçi’nin vurulduğu Dört Ayaklı Minare’nin önünde konuştu, Demirtaş’ın selamlarını iletti, barış mesajları verdi. Gülistan Doku ve Rojin Kabaiş’in ailelerini ziyaret etti. Gaziantep ziyareti esnasındaki halk buluşmaları da yeni partinin ayak sesleri olarak yorumlandı.

“Terörsüz Türkiye” ve çerçeve yasa beklentileri

İki hafta boyunca meclise gelmesi beklenen ama geleceği tarih dahi netleşmeyen “çerçeve yasa” hakkında çeşitli haber ve spekülasyonlar üretildi. DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan yasanın Temmuz ayında meclise gelmesi için mutabakat sağlandığını duyurdu. AKP kaynaklarına göre MİT ve TSK’nın sahadaki durumla ilgili “tespit” raporu yazacağı, MGK’nin de “PKK feshedilmiştir, silahlar bırakılmıştır” kararı alacağı belirtiliyor. Bunun ardından Türkiye’ye dönecek örgüt üyeleri “suç işlememişlerse” bir seferliğine ve müstakil olarak cezasızlıktan yararlanabilecekler. Hüküm giymiş olanların ise haklarındaki “terör” suçlaması düşeceği için dosyaları mahkemeler tarafından yeniden görülecek. Sızan haberlere göre çerçeve yasa Öcalan’ın statütüsüne dair bir düzenleme içermiyor. Bu bilgilerden PKK’nin “tümüyle silahsızlanması” şartının beklenmeyeceği anlaşılsa da, Devlet ve Öcalan arasında yürütülen müzakereler hakkında kamuoyu tarafından hiçbir şey bilinmiyor. Dem Parti ve İmralı heyeti halkı bilgilendirmiyor ve sürece olan güven iyice zayıflıyor.

Geçtiğimiz haftalarda Mersin, Van, Diyarbakır’da DEM Parti, Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) ve Kadın Özgürlük Hareketi (TJA) tarafından Öcalan için özgürlük yürüyüşleri düzenlendi. İstanbul ve Diyarbakır’daki mitinlere on binler katıldı. Siyasi parti yöneticileri yaptıkları kürsü konuşmalarında öncelikle Öcalan’ın fiziki koşullarının yetersizliğine vurgu yaparak kalıcı barış için demokratik çözüm talebini dile getirdiler. Bu gösterilerde de devletle görüşmeler, Öcalan’ın 7 maddelik olduğu iddia edilen talepleri ve çerçeve yasanın içeriği ve zamanlaması hakkında herhangi bir bilgi paylaşılmadı.

Meclis tatil olmadan, örgüt üyelerini çeşitli “suçlu” kategorilerine ayırarak bazıları için kısmi af öneren bir yasa oylamaya sunulabilir. Diğer taraftan varılan bu noktanın, 2024 sonbaharından beri özellikle Devlet Bahçeli’nin söylemlerinde ifade bulan devlet dilinin çok gerisinde olduğu görülüyor. Bilindiği üzere Bahçeli, demokratikleşme vaadinde bulunmamakla birlikte Öcalan’ın süreçteki rolüne ve Kürtlüğün bir alt kültür olarak statüsüne dair pek çok önermede bulunmuştu. Buna paralel olarak devlet barış gündemini “terörsüz Türkiye” adı altında Öcalan’la yürütülen müzakerelere hapsederek olası bir açılım için toplumsal rıza devşirme çabasına girmedi. Anayasayı ve yasaları fiilen lağvederek CHP’ye yönelttiği darbelerle, seküler toplumla Kürt sorunu arasındaki makasın daralmasına izin vermedi. Sonuç itibarıyla barış ve demokrasi talebinin örgütlü toplumsal ayaklarının inşa edilmediği koşullarda çatışmasızlığı güvence altına alacak bir yasal çerçeve beklentisi varlığını koruyor.

Toplumsal muhalefet cephesinde yaşananlar

Bağımsız Özel Öğretmenler Sendikası öncülüğünde öğretmenlerin Ankara’da başlattığı açlık grevi 13 günün ardından eylem ve talepleri tüm ülke sathına yayma kararıyla sonlandırıldı. Eylemler İstanbul, İzmir, Samsun gibi kentlere taşındı ve bu illerde özel okul dernekleri önünde gösteriler düzenlendi. Özel okul öğretmenlerinin temel talepleri şunları içeriyor: 2014 yılında kaldırılan ve özel sektördeki öğretmen maaşlarının kamudaki denginden az olmamasını güvence altına alan “taban maaş” uygulamasının yasal olarak geri getirilmesi; her yıl yenilenen belirli süreli sözleşme dayatmasına karşı, belirsiz süreli iş sözleşmesi ve iş güvencesi; yaz aylarında öğretmenlerin fiilen işsiz kalmasının engellenmesi; kamuda uygulanan mülakat sisteminin kaldırılması ve kamudaki meslektaşlarıyla eşit özlük hakları. 

Mersin Limanı’nda faaliyet gösteren Özgüneş Lojistik bünyesinde çalışan 185 işçi, Tüm Taşıma İşçileri Sendikası’na (TÜMTİS) üye oldukları gerekçesiyle 31 Aralık 2025’te işten çıkarılmıştı. Sendikaya üye olan işçilerin liman önündeki eylemleri altı aydır devam ediyor.

PTT’de çalışan yaklaşık 5 bin taşeron işçi güvencesizliğe son verilmesi, insanca ücret, ödenmeyen mesai ücretlerinin hesaplara yatırılması ve kadro hakkı talebiyle iş bıraktılar.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ağaç A.Ş.’de güvenlik soruşturması gerekçesiyle işten çıkarılan işçiler Saraçhane Meydanı’ndaki direnişlerini iki aydır sürdürüyor ve hukuksuz uygulamaların sonlandırılmasını ve işe iade talep ediyorlar.

Ülkedeki ekonomik ve siyasal hak mücadelelerinde işçi konfederasyonlarının örgütleyici ve destekleyici rol oynamadıkları, toplu sözleşmelerde işçi sınıfının taleplerini değil, devletin ve işverenin dayatmalarını esas aldıkları biliniyor. Geçtiğimiz hafta Türk-İş’e bağlı Harb-İş, Yol-İş ve Demiryol-İş sendikalarının 620 bin işçiyi ilgilendiren Kamu Çerçeve Protokolü görüşmeleri öncesinde kamu işveren sendikası TÜHİS ile gizli protokol imzaladıkları iddiası gündeme getirildi. Habere göre bu protokoller esas alındığında işçilerin hak kayıplarının çok yetersiz ölçüde giderilebileceği söyleniyor.

Hak ihlalleri

Türkiye hak ihlallerinde vites yükseltiyor. Yaşamın her alanını, toplumun tüm kesimlerini içine alan yaşam ve insan hakkı ihlallerinin ancak bir bölümü basına yansıyor. İfade özgürlüğü, çalışma hakkı, ekonomik yaşam, yargı ve infaz süreçlerinde yaşanan sayısız hak ihlallerini raporlaştıracak ve bunlara karşı dayanışma örgütleyecek girişimlerin önemi her zamankinden daha büyük önem kazanıyor. Aşağıda son iki haftada basına yansıyan ihlallerin ancak bir bölümüne değinebiliyoruz:

Dünyanın en popüler imza platformu Change.org’a mahkeme kararıyla erişim engeli getirildi. TJA eski dönem sözcüsü, Kürt siyasetçi Ayşe Gökhan hakkında 19 yıl 6 ay hapis cezası verildi. Akhisar T tipi kapalı cezaevinde tutuklu Volkan Ayvazlı’nın infaz koruma memurlarının fiziksel şiddetine maruz kaldığı iddia edildi. Söz konusu olay esnasında kamera kayıtlarının 15 dakika eksik oluşu işkence şüphelerini artırdı. Zonguldak’ta 20 yaşında bir kadın üniversite öğrencisi yurt odasında şüpheli bir şekilde ölü bulundu. Hatay ve İstanbul’da Lamiya Azadi ve Sultan Ç. adındaki kadınlar eşleri olan erkekler tarafından öldürüldüler. İş Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) raporuna göre son beş ayda Türkiye’de 796 işçinin iş cinayetine kurban gittiği açıklandı. Şemdinli’de 15 Mayıs’ta gözaltına alınan Salah Bimari ve Resul Bimari isimli İran vatandaşı iki Kürtün hem gözaltında hem de cezaevinde ağır işkence gördükleri tespit edildi. Niğde Yertaş’taki havai fişek fabrikasında yaşanan patlamada bir kişi öldü, bir kişi yaralandı. Fabrikanın 2018’de Hendek’te 7 kişinin yaşamını yitirdiği havai fişek fabrikasının sahibi olan Coşkunlar’a ait olduğu açıklandı. 24. LGBTİ+ Onur Yürüyüşleri’nde onlarca kişi gözaltına alındı. Komedyen Deniz Göktaş, 1 Haziran’da Harbiye Cemil Topuzlu Sahnesi’nde sergilediği ve YouTube’da milyonlarca kez izlenen politik stand-up gösterisinin ardından Cumhurbaşkanı’na ve “halkın bir kesiminin benimsediği değerlere” hakaret ettiği suçlamasıyla tutuklandı

Kamuoyuna mal olmuş davalar görülmeye devam ediyor. Basına yansıyan bazı gelişmeler şunlardı: Gülistan Doku davasında ailenin avukatı cinayeti “örtbas faaliyetinde yer aldıkları gerekçesiyle” 25 kişi hakkında daha suç duyurusunda bulundu. Rojava’da YPJ üyelerine destek amacıyla saçlarını ören hemşire İkra Avcı’nın görevden uzaklaştırılma kararı iki ay daha uzatıldı. 8 Kasım 2025’te Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde 3’ü çocuk 7 işçinin yaşamını yitirdiği Ravive Kozmetik’teki yangın faciası davasında, aralarında Dilovası Belediyesi Başkan Yardımcısı Necati Temiz’in de bulunduğu toplam 8 belediye çalışanı gözaltına alındı. Faciada yakınlarını kaybeden ailelerin avukatı Lütfi Sabri Batı, “Biz sadece Dilovası Belediyesi çalışanlarının değil, dosyada sorumlu olan bütün kamu görevlilerinin yargılanmasını istiyoruz,” dedi. Hatay’da 6 Şubat depremlerinde en az 270 kişiye mezar olan Rönesans Rezidans davasının 11’inci celsesi, altıncı bilirkişi raporu dosyaya gelmediği için 25 Eylül’e ertelendi. 2014 Soma maden katliamında yaşamını yitiren 301 madencinin ailelerinin dosyaya katılım başvurusu kabul edildi. Mahkeme, yakınlarını kaybeden ailelerin suçtan doğrudan zarar gördüğüne hükmetti.

Ekoloji

CHP Milletvekili Mustafa Erdem, COP31 hazırlıkları kapsamında EXPO alanı çevresindeki tarım arazilerinin acele kamulaştırılmasını Meclis gündemine taşıdı. Erdem, iki bakanlığa soru önergesi verdi. CHP Milletvekili Elvan Işık Gezmiş, Şebinkarahisar’da mera alanlarının GES projelerine tahsis edilmesini Meclis gündemine taşıdı. Gezmiş, Enerji Bakanlığı’na verdiği soru önergesinde üreticilerin itirazlarına dikkat çekti. CHP Milletvekili Melih Meriç, maden arama ve işletme ruhsatlarının çevresel etkileri, denetim süreçleri ve yaptırımlara ilişkin Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar’ın yanıtlaması istemiyle soru önergesi verdi. Avrupa Birliği’nin Gıda ve Yem için Hızlı Alarm Sistemi (RASFF) verilerine göre Türkiye’nin 2025 yılında pestisit nedeniyle 105 ayrı bildirim aldığı açıklandı. Bu bildirimler kapsamında Türkiye’den gönderilen 51 ürün Avrupa Birliği sınırlarından geri çevrildi. İtalya’dan Türkiye’ye yaklaşık 4 bin 200 ton tekstil atığının usulsüz biçimde gönderildiği belirlendi.

EKONOMİ

Makroekonomik veriler

Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK) Mayıs 2026 işgücü istatistiklerini açıkladı. Verilere göre işsizlik oranı bir önceki aya göre değişmeyerek yüzde 8,2’de kaldı. Fakat gerçek işsizlik olarak bilinen atıl işgücü oranı yüzde 31’e yükseldi. Bu rakam Türkiye’de resmi rakamlara göre 12,6 milyon kişinin işsiz olduğuna işaret ediyor.

DİSK-AR (DİSK Araştırma Merkezi) Haziran 2026 Ücret Kayıpları İzleme Raporu’nu yayımladı. Buna göre yılın ilk beş ayında fiyat artışları nedeniyle sigortalı işçilerin cebinden eriyen tutar 548,8 milyar TL olarak tespit edildi. Ortalama bir işçinin Mayıs 2026’da en az 12 gününü yalnızca vergi, kesinti ve enflasyon kayıplarını karşılayabilmek için çalıştığı tespit edildi. Asgari ücretin kişi başı milli gelire oranının 1974’teki %80,6 seviyesinden 2026’da %45,7’ye gerilediği belirtildi.

Kredi kartları, banka kartları ve ön ödemeli kartlarla mayısta yapılan toplam ödeme tutarı geçen yılın aynı ayına göre yüzde 32 artarak 2 trilyon 633,6 milyar liraya ulaştı. Aktif ticari ve bireysel kredi faizlerinde yıllık %50 seviyelerine varan yükseliş, piyasada nakit akışlarını felç ediyor. Bu veriler Türkiye ekonomisi açısından stagflasyon (durgunluk ve yüksek enflasyon) tehlikesine işaret ediyor. Ticaret Bakanlığı verilerine göre 1 Ocak-31 Mart tarihleri arasında Türkiye genelinde 119 bin 178 şirket ve ticari işletme kapandı. Ayrıca Citibank, Goldman Sachs, EBRD vb. uluslararası kuruluşlar da Türkiye ekonomisinin büyüme tahminlerini aşağı yönlü revize ediyorlar.

Hükümetin enflasyonla mücadele adı altında uyguladığı yüksek faiz-düşük kur politikasının yarattığı bu durgunluğun yıl sonuna kadar göze alınacağı; piyasada iddia edilenin aksine yakın zamanda bir erken seçim ekonomisinin uygulanmayacağı, seçimlerin ancak 2027 sonu veya 2028 başında planlandığı tahmin ediliyor.

Yapısal dönüşüm

Türkiye ekonomisinin uluslararası sermaye ve yerli burjuvazi eliyle bilinçli bir sektörel dönüşüme tabi tutulduğu görülüyor. Bu çerçevede katma değeri düşük olan ve eski teknolojilerle üretim yapan tekstil sektörünün gözden çıkarıldığı söylenebilir. Türkiye’deki pek çok tekstil firmasının üretimlerini Mısır ve Bangladeş gibi ülkelere kaydırması bu eğilimin bir göstergesi olarak yorumlanabilir. Buna karşılık Türkiye ekonomisinin transit taşımacılık, madencilik ve savunma sanayii üzerinde yükseltilmeye çalışıldığı görülüyor. Diğer taraftan, yüksek katma değer üretse de, mineral kaynaklar tarafından zengin bir coğrafya üzerinde bulunmayan Türkiye açısından madencilik sektörünün toplam getirisi ve buna karşılık yaratacağı doğa tahribatı ve arazi hak ihlalleri ciddiyetle üzerinde durulması gereken konular.

Kayyum atanan şirket sayısı Nisan 2025’teki 770 seviyesinden 1184’e yükseldi. Bu rakamlar kayyum uygulamasının iktidar tarafından yürütülen bir servet transferi politikası olduğuna işaret ediyor.

Avrupa ekonomisinin dinamosu olan ve Türkiye ile çok sıkı ticari ilişkileri bulunan Almanya’da da işler yolunda gitmiyor. Almanya askeri yatırımlarını artırırken otomotiv sektöründe daralma ve işten çıkarmalar devam ediyor.

Son olarak, Türkiye ve ABD arasında gelişmekte olan ilişkilere bağlı olarak ABD’de Halkbank aleyhine 9 yıldır devam eden ceza davası, federal mahkemenin onayıyla 17 Haziran’da resmen düşürüldü ve dosya kapandı.

DIŞ POLİTİKA

ABD-İran Mutabakatı ve Hürmüz Gerilimi

Dönemin dış politika gündeminin merkezinde, Şubat 2026’da Ali Hameney’in öldürülmesiyle doruğa çıkan ve bahar boyunca ateşkes-çatışma sarmalı içinde seyreden ABD-İran savaşının diplomatik çözüm arayışı yer aldı. 17 Haziran’da Trump ile Pezeşkiyan’ın imzaladığı 14 maddelik mutabakat zaptı, savaşı sona erdirmeyi değil, 60 günlük bir ateşkes süresince nihai anlaşmanın müzakere edilmesini öngörüyordu. Mutabakatın çekirdeğinde iki mesele duruyordu: İran’ın nükleer programı (özellikle zenginleştirilmiş uranyum stokunun akıbeti) ve Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması. Mutabakat kapsamında İran’a uygulanan petrol ihracatı kısıtlamaları kaldırıldı ve ABD deniz ablukası sona erdirildi. Ayrıca İran’ın dondurulmuş varlıklarının bir kısmının kademeli olarak serbest bırakılması gündeme geldi. İlk aşamada Katar’da bloke edilen 6 milyar dolarlık nakit varlığın serbest bırakılacağı açıklansa da bu henüz fiilen kesinleşmiş değildi. Bunun ötesinde, Körfez ülkelerinde İranlılara ait el konulmuş milyarlarca dolarlık varlığın bulunduğu biliniyor, ancak bu varlıkların Körfez ülkelerine savaşta gördükleri zararlara karşılık tazminat olarak aktarılması da gündemde. 300 milyar dolara varan ticari ve yeniden yapılandırma paketleriyle de birlikte düşünüldüğünde, mutabakatta İran lehine alınan ekonomik kararlarla  İran rejimine ekonomik nefes aldırılmasının ve sistemin içine çekilmesinin hedeflendiği söylenebilir.

Ancak mutabakatın hemen ardından ABD Savunma Bakanı Hegseth, İran taahhütlerini yerine getirmezse savaşın ve ablukanın yeniden başlatılabileceği tehdidinde bulundu. Trump ise Hürmüz Boğazı için “geçiş ücreti” fikrini gündeme getirerek, barış görüşmeleri başarısız olursa Ortadoğu ülkelerine sunduğu “koruyucu melek” hizmetleri için bedel talep edebileceğini söyledi ve ardından İran’ın boğazı kapatması halinde ülkeyi işgal etmekle tehdit etti ve İsviçre’deki İran müzakerecilerini hedef alan ifadeler kullandı.

Gerilim kısa sürede fiili çatışmaya da döndü. İran, ABD’nin sorumluluklarını yerine getirmemesi ve İsrail’in Lübnan saldırılarını sürdürmesi gerekçesiyle boğazın geçişe kapatılacağını duyurdu. Boğazda bir geminin saldırıya uğramasının ardından BM’nin denizcilik ajansı, mahsur kalan 11 binden fazla denizcinin tahliye operasyonunu geçici olarak durdurdu. İran’ın tankerleri hedef alan İHA saldırısını ateşkes ihlali sayan ABD, boğaz yakınlarındaki İran hedeflerine saldırdı; İran ise ABD’nin Sirik başta olmak üzere güney sahillerine yönelik saldırılarını mutabakatın açık ihlali olarak nitelendirdi. ABD’nin BM Daimi Temsilcisi Waltz, İran Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğini tehdit ettiği sürece İran’ın askeri altyapısını vurmaya devam edeceklerini açıkladı. 27 Haziran’da ABD Donanması’nın gözetimindeki Ortak Deniz Bilgi Merkezi (JMIC), Umman yakınlarında boğazdan geçen genişletilmiş bir rota ilan ederek İran’ın su yolu üzerindeki kontrolüne meydan okudu.

Bu karşılıklı saldırıların ardından İsviçre’de planlanan barış görüşmelerinin durdurulduğu iddia edildi. Trump, İran’ın görüşme talep ettiğini ve tarafların Doha’da bir araya geleceğini duyursa da, hem Katar hem de İran planlanmış bir müzakere olmadığını açıkladı. Bununla birlikte ABD ve İran, anlaşmazlıkları yönetmek ve gerilimi düşürmek için Doha’da bir koordinasyon merkezi kurdu. İran Dışişleri Sözcüsü Bekayi, Hürmüz Boğaz’ındaki mayınların temizlenmesinin İran’ın sorumluluğunda olduğunu, başkalarının müdahalesine gerek olmadığını vurguladı. Bu ifade, İran’ın boğaza döşediği mayınların izini kaybettiği ve bu nedenle su yolunu tam olarak açamadığı yönündeki iddialarla birlikte değerlendirilebilir.

Mutabakat, Pezeşkiyan tarafından “büyük bir zafer” olarak sunuldu; Cumhurbaşkanı, Katar’da dondurulan 12 milyar dolarlık fonun yarısının serbest bırakılarak ülkeye iade edileceğini açıkladı. Trump da zafer açıklamaları yaptı. Ancak mutabakatın ABD iç siyasetinde Trump için sıkıntı yarattığını akılda tutmak gerekiyor. Cumhuriyetçi ve Demokrat senatörler, özellikle yaptırımların kaldırılması ve İran’a sağlanması öngörülen fon nedeniyle mutabakatı “son yılların en vahim dış politika hatası” olarak nitelendirdi; Senato, İran operasyonlarını Kongre onayına bağlayan bir tasarıyı ilk kez kabul etti; bu kararı, bağlayıcı olmasa da Trump’a desteğin aşındığının bir göstergesi olarak değerlendirmek gerekiyor. Öte yandan savaşın İran’ın ekonomik altyapısında yarattığı yıkım, ülke içinde bir işsizlik tsunamisine ve 50 dereceye ulaşan sıcaklarla birleşen elektrik kesintilerinin yol açtığı bir kamu sağlığı krizine dönüştü. Rejimin içeriye dönük baskısının da sürdüğü, başörtüsüz konser veren şarkıcı Parastoo Ahmadi’ye verilen 74 kırbaç cezasıyla bir kez daha görünür oldu.

Gelinen noktada, mutabakat metninin imzalanmış olması sahadaki çatışmayı sonlandırmaya yetmedi. Hürmüz’ün fiilen kapalı kalmaya devam etmesi, mayın sorunu, nükleer başlıktaki çözümsüzlük ve İsrail faktörü, 60 günlük sürecin sonunda kalıcı bir barıştan çok kırılgan ve her an bozulabilir bir ateşkesin masada olduğunu gösteriyor. ABD ve İran kendi kamuoyuna “kazandık” mesajı verse de iki taraf için de zaferden bahsetmek zor. İran rejimi ayakta kalsa da ağır bir ekonomik krizle ve zayıflamış askeri kapasiteyle savaştan çıkmış görünüyor. ABD ise ne rejimi düşürebildi ne de nükleer programı kesin olarak tasfiye edebildi; yaptırımların gevşetilmesi ve dondurulmuş varlıkların iadesi konusu, ABD’yi “taviz veren taraf” pozisyonuna itmiş görünüyor. Anlaşmanın kaybedenlerinden biri de İran’ı varoluşsal tehdit olarak gören İsrail ve şahsen Netanyahu oldu. İlk raundun bilançosu çıkarıldığında ABD’nin asıl amacının rejimi düşürmekten çok, petrol vanalarını ele geçirerek İran’ı Ortadoğu’daki kendi ekonomik ve siyasi projelerine, özellikle Çin’in Kuşak ve Yol girişimine alternatif ticaret koridorlarına entegre etmek olduğu; İran’ın ise teslim olmayarak ilk raundu önde kapattığı söylenebilir.

İsrail’in Lübnan, Gazze ve Suriye Saldırıları

ABD-İran mutabakatı ve ilan edilen ateşkeslere paralel olarak İsrail’in bölgedeki saldırıları aralıksız sürdü. 19 Haziran’da İsrail ile Hizbullah arasında ABD, Katar ve İran arabuluculuğunda bir ateşkes ilan edilmesine rağmen saldırılar durmadı. Lübnan Sağlık Bakanlığı verilerine göre 2 Mart’tan itibaren hayatını kaybedenlerin sayısı 3 bin 912’den 4 bin 257’ye yükseldi. Ayrıca, ülke nüfusunun yüzde 20’sinden fazlası (1,2 milyondan fazla kişi) yerinden edilmiş durumda. Hizbullah’ın bir saldırısında dört İsrail askerinin ölmesinin ardından aşırı sağcı bakanlar Ben-Gvir ve Smotrich da “tüm Lübnan’ın yanması” çağrısı yaptı.

İşgalin sürekliliği konusunda İsrail’in tavrı net görünüyor. Savunma Bakanı Katz, ABD’den talep gelse bile ordunun güney Lübnan’dan çekilmeyeceğini ve “200 bin sakinin evlerine dönmeyeceğini” açıkladı. Netanyahu da benzer biçimde İsrail’in Lübnan, Suriye ve Gazze’deki “güvenlik bölgelerini” “gerektiği sürece” elde tutacağını ilan etti. Bu süreçte, Washington’da beşinci tur görüşmelerin ardından İsrail ile Lübnan arasında bir çerçeve anlaşması imzalandı; ancak Hizbullah’ın silahsızlandırılmasına ve İsrail’in kademeli çekilmesine odaklanan bu anlaşmanın, daha önce sonuç üretmeyen çerçeveleri hatırlattığı ve kuşkuyla karşılandığını söylemek gerek. Nitekim Hizbullah lideri Naim Kassem, anlaşmayı “geçersiz” ilan etti.

Hizbullah’ın silahsızlandırılması çok mümkün görünmüyor. Lübnan ordusunun merkezi ve kuvvetli bir silahlı güce erişmesi imkansız. İsrail’in karadan müdahalesi ise çok ağır askeri kayıplara yol açar; HTŞ’nin Hizbullah’a karşı “kara gücü” olarak sahaya sürülmesi planı ise Ortadoğu’daki milyonlarca Şii’yi ve Irak’taki Haşdi Şabi milislerini harekete geçirerek devasa bir mezhep savaşı çıkarma riski taşıdığı için muhtemelen ABD tarafından devreye sokulmuyor. Ayrıca HTŞ’nin de, en azından şimdilik, bu plana sıcak bakmadığı biliniyor. Bu nedenle ateşkes anlaşmasının dayandığı silahsızlandırma şartının fiilen nasıl uygulanacağı belirsizliğini koruyor.

Gazze’de İsrail saldırıları sürerken can kaybı 73 bini aştı. BM Soruşturma Komisyonu raporu, çatışma boyunca Filistinli çocukların kasıtlı olarak hedef alındığını ve çocukların bildirilen ölümlerin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturduğunu ortaya koydu. İsrail ordusu El-Megazi Mülteci Kampı ve Deyr el-Belah çevresinde kontrolünü genişletti. İsrail ayrıca Suriye’nin güneyinde Dera kırsalında ilerleyerek köylere baskın düzenledi, Cemle köyüne girerek sivil yerleşim alanlarında konuşlandı ve Batı Şeria’da Battir Lisesi’ni kuşatarak 60 yıllık futbol sahasını iş makineleriyle yıktı.

Gelinen noktada İsrail Gazze’nin yarısından fazlasını işgal ediyor, Lübnan’ın güneyinde yaklaşık 10 kilometre derinlikte bir “güvenlik bölgesini” kontrol ediyor ve Suriye’nin güneydeki topraklarının önemli bir kısmını elinde bulunduruyor. Netanyahu, İran’la gelinen aşamadan memnun değil, bu nedenle barış sürecini, özellikle Lübnan saldırılarına devam ederek, baltalama potansiyeline sahip. Netanyahu’nun bu süreçteki hareket alanının, hakkındaki yolsuzluk davalarının, yakında yapılacak olan seçimin ve iç siyasi hesapların gölgesinde şekillendiğini akılda tutmak gerekiyor.

Bu bölgesel gerilimin Türkiye’ye doğrudan yansıyan bir boyutu da İsrail hükümetinin, Ermeni Soykırımı’nı tanıması oldu. Erdoğan karara sert tepki göstererek, tarihte engizisyondan ve Nazi zulmünden kaçan Yahudilere kucak açan Osmanlı örneğini hatırlattı ve “Gazze’deki barbarlıklarını örtmek için Türkiye’ye iftira atanlar” ifadelerini kullandı. İsrail’in bu adımı Kafkasya politikasında yeni bir el yükseltme hamlesi olarak da okunabilir. İsrail Parlamentosu’nun kararına Azerbaycan tahmin edileceği üzere sert tepki gösterirken, Paşinyan dahi yanıt verme konusunda çekimser kaldı. Bu tepkiler dikkate alınırsa, İsrail’in bu hamlesinin arka planındaki stratejinin yakından izlenmesi önemli görünüyor. 

NATO Zirvesi, Türkiye-ABD İlişkileri ve Silah Diplomasisi

7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenecek 36. NATO Liderler Zirvesi öncesinde Türkiye-ABD ilişkilerinde silah diplomasisi öne çıktı; bu, hem zirvenin çerçevesini hem de içerideki baskı ortamını belirledi. Sürecin merkezinde, KAAN savaş uçağı için gerekli motorların satışı vardı. Trump, Kongre’nin itirazlarına rağmen General Electric üretimi F110 motorlarının satışını zirve öncesinde onaylamayı planladığını açıkladı. Yaklaşık 80 motoru kapsayan ve 700-750 milyon dolar değerindeki paket, KAAN’ın seri üretimine geçişi için kritik öneme sahip. Ayrıca Trump, Erdoğan’ı “memnun edecek” bir şey yapacağını ima ederek zirveye Erdoğan’a “saygı” duyduğu için gideceğini söyledi. Trump’ın bu beyanını, Türkiye’nin NATO içindeki meşruiyetini ve diplomatik ağırlığını pekiştiren bir gelişme olarak değerlendirmek gerekiyor.

Bahsi geçen motor satışını Türkiye’nin asıl hedefi olan F-35 programına dönüş yolunda bir adım olarak da ele alınabilir. Ancak bu konuda S-400 engeli sürüyor; ABD yasaları, S-400 sistemi operasyonel kaldığı sürece Türkiye’nin programa dönmesine izin vermiyor. Başkan Yardımcısı Vance, Türkiye’nin ABD yasalarına uyup uymadığını belirlemek için bir inceleme yürütüldüğünü belirtti. Motor satışı ABD Kongresi’nde de ciddi tepki çekti. Dış İlişkiler Komitesi’nin Demokrat üyesi Gregory Meeks, yönetimin “Kongre’nin denetim yetkisini açık bir küçümsemeyle” hareket ettiğini söyleyerek satışa itiraz etti. Kongre’nin satışı bloke etmek için 15 günlük bir süresi bulunuyor, ancak böyle bir kararın her iki kanattan da geçmesi ve Trump’ın vetosunu aşması gerekiyor.

Zirve öncesinde, Ankara’da adeta bir “diplomatik OHAL” ilan edildi. Ankara Valiliği, 28 Haziran’dan 10 Temmuz’a kadar toplantı, gösteri, basın açıklaması, açlık grevi ve benzeri tüm eylemleri yasakladı; kentte 70 bin güvenlik personelinin görev yapacağı belirtilirken, ağaçların “güvenlik” gerekçesiyle budandığı bir olağanüstü hal tablosu ortaya çıktı. Zirve öncesi NATO karşıtı eylemlere yönelik şafak baskınlarında toplam 178 kişi tutuklandı; tutuklananlar arasında akademisyen Doç. Dr. Emel Memiş, TEMA gönüllüleri ve gazeteci Yıldız Tar da vardı. Savcılığın sevk yazısındaki “Türkiye’nin terörle anılan bir ülke olması gayreti içinde” ifadesi ve bilim insanlarına yöneltilen “silahlı eğitim aldınız mı” türü sorular, operasyonların keyfiliğini gözler önüne serdi. Buna paralel olarak, muhalif ve bağımsız medya kuruluşlarının zirve için akreditasyon talepleri reddedildi; NATO bu konuda topu “ev sahibi ülkenin değerlendirmelerine” attı. Avrupa Parlamentosu Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor, “Otoriter bir yönetim NATO zirvesine ev sahipliği yaptığında akreditasyonlar keyfi bir şekilde veriliyor” diyerek tepki gösterdi. DİSK, KESK, TMMOB ve TTB ise ortak açıklamayla NATO’yu “emperyalizmin savaş örgütü” olarak niteleyip “NATO’ya Hayır” dedi. DEM Parti Eş Genel Başkanı Bakırhan da NATO’yu “savaş aygıtı” olarak niteleyerek, zirve bahanesiyle “Ankara’nın açık cezaevine çevrildiğini” söyledi. İmamoğlu ise tablonun “iktidarın kendi halkına duyduğu güvensizliği” ortaya koyduğunu belirtti.

NATO toplantısını kurulmaya çalışılan yeni güvenlik mimarisi bağlamında değerlendirmek gerekiyor. Avrupa politikasının ve ekonomisinin silahlanma etrafında şekillendiğini önceki değerlendirme yazılarımızda da belirmiştik. Son dönemde de, İngiltere 300 milyar sterlinlik silahlanma bütçesini onayladı ve Finlandiya, Soğuk Savaş döneminden kalan nükleer silah yasağını kaldırdı. Bu konjonktürde Türkiye’ye de NATO içinde yeni bir alan açılma ihtimalinden bahsedilebilir. Karadeniz, Kafkasya ve Ortadoğu’nun kesişiminde yer alan Türkiye’ye ileri karakol olmanın ötesinde stratejik ve merkezi bir rol biçildiği ve bu durumun Türkiye’nin elini önemli ölçüde güçlendirdiği iddia edilebilir. Geçtiğimiz aylarda İngiltere ve Almanya ile yapılan güvenlik anlaşmalarına da bakıldığında Avrupa’nın kendi güvenlik sınırlarını korumak için Türkiye ile ortak savunma ve silah sanayii anlaşmalarına yöneldiği ve Ortadoğu ile Suriye’yi kontrol etme görevini Türkiye’ye devretmeye eğilimli olduğu söylenebilir.

Ukrayna Savaşı

Rusya-Ukrayna cephesinde sahadaki çatışmanın sürmesi ile diplomatik açılım sinyalleri birlikte ilerledi. Putin, Ukrayna ile 2022 İstanbul mutabakatları temelinde görüşmeye hazır olduğunu açıkladı. Ancak İstanbul Protokolleri Ukrayna’nın NATO dışında kalmasını, Ukrayna ordusuna sınırlamalar getirmeyi ve Batı askeri yardımını engellemeyi öngörüyordu. Üstelik bu protokoller, Rusya’nın Kiev’e ilerlediği ve Ukrayna topraklarının önemli bölümünü elinde tuttuğu 2022 koşullarında müzakere edilmişti; 2026’nın saha gerçekliği ise oldukça farklı. Putin’in bu çağrısıyla aslında zaman kazanmaya çalıştığı da söylenebilir.

Diplomatik söyleme rağmen çatışmalar şiddetlendi. Rusya’nın Dnipro ve Zaporijya’ya düzenlediği saldırılarda 8 kişi yaşamını yitirdi, 35 kişi yaralandı. İki taraf arasında karşılıklı SİHA saldırıları sürerken, dikkat çekici bir gelişme Ukrayna’nın uzun menzilli saldırı kapasitesindeki artış oldu. Ukrayna SİHA’ları, Rusya’nın enerji altyapısını rafineriler dahil, hedef alarak ülke genelinde ciddi yakıt kıtlığına yol açtı. Putin, bu SİHA saldırılarının “kitlesel bir etkisi” olduğunu kabul etse de cephe hattını etkilemediğini savunarak Rusya’nın hava savunma üretimini hızla artıracağını söyledi. Avrupa ise bu savaşın devam etmesini teşvik edecek politikalar izlemeye devam ediyor. Son olarak AB, “gerekli izne” sahip olmayan Ukraynalı erkeklere oturum verilmeyeceğini açıkladı. Bu, fiilen Ukraynalı erkekler için iltica hakkının askıya alınması anlamına geliyor.

Irak ve Suriye

Irak’ta, Petrol Bakanlığı eski Müsteşarı Adnan Cumeyli’nin itiraflarıyla başlayan soruşturma, ülke tarihinin en büyük yolsuzluk operasyonlarından birine dönüştü. Başkent Bağdat başta olmak üzere birçok kentte düzenlenen eş zamanlı baskınlarda milletvekilleri, eski bakanlık müsteşarları, siyasi parti liderleri ve üst düzey bürokratlar gözaltına alınırken, evlerde ve gizli bölmelerde 1 milyar doları aşan nakit para ile milyonlarca dolarlık altın, taşınmaz ve lüks araç ele geçirildi. Başbakan Ali Falih Zeydi’nin talimatıyla yürütülen operasyon ikinci gününde Erbil’e kadar genişledi; hükümet “bu sadece başlangıç” mesajı verdi. Görülen o ki, ABD önderliğindeki işgalin üzerinden yirmi yıldan fazla geçmesine rağmen Irak’ta devlet hâlâ egemenliğini kurabilmiş değil.

ABD Başkanı Trump’ın, Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ı Mayıs 2026’da Irak Özel Temsilcisi olarak da görevlendirmesinin ardından, Barrack Irak’ta görüşmeler gerçekleştirdi. Bu görüşmelerin içeriği kamuoyuna tam yansımasa da, Suriye’de izlenen modele benzer şekilde, bölgesel Kürt yönetiminin ve Peşmerge’nin Irak merkezi ordusuna entegre edilmesi yoluyla ABD kontrolündeki merkezi yapının güçlendirilmeye çalışıldığı gözlemleniyor. Aynı dönemde MİT Başkanı İbrahim Kalın da Bağdat, Kerkük, Süleymaniye ve Erbil’i kapsayan yoğun bir diplomasi turu gerçekleştirerek hem KDP lideri Barzani hem de KYB lideri Bafel Talabani ile görüştü. Ayrıca Bağdat yönetiminin, Haşdi Şabi, Peşmerge ve federal güvenlik güçlerini tek bir komuta altında toplamayı hedefleyen bir yeniden yapılanma planı üzerinde çalıştığı biliniyor. Dolayısıyla hem Suriye’de hem Irak’ta Kürtlerin siyasi kazanımlarının bu süreçte risk altında olduğu söylenebilir.

Diğer Gündemler

Şubat 2026’dan bu yana süren Afganistan-Pakistan savaşı, yeniden tırmanmış durumda. Pakistan, Karaçi’de paramiliter Rangers’ın bölge karargâhına düzenlenen ve üç askerin öldüğü saldırının ardından, Afganistan sınırında kara operasyonu ve hava saldırıları düzenledi. Pakistan İçişleri Bakanı Tarar, operasyonlarda Jamaat-ul-Ahrar ve TTP’ye ait kamplarda 29 “militanın” öldürüldüğünü açıkladı. Afganistan Taliban hükümeti ise saldırılarda en az 36 sivilin öldüğünü ve 160’tan fazla kişinin yaralandığını bildirdi. İki ülke birbirlerinin diplomatlarını çağırarak saldırıları protesto etti. Nisan ayında Çin’in arabuluculuğuyla varılan tırmandırmama mutabakatına rağmen, aylardır süren karşılıklı askeri eylemlerde insanlar hayatlarını kaybetmeye devam ediyor.

24 Haziran’da Venezuela’nın kuzeybatısında meydana gelen 7,2 ve 7,5 büyüklüğündeki depremler, dönemin en büyük doğal afeti oldu. Yüzden fazla bina yıkıldı; en ağır darbeyi başkent Caracas’a komşu La Guaira eyaleti aldı. Can kaybı yükselmeye devam ediyor: 188’den başlayarak 1.430’a, son olarak da 1.943’e ulaştı; binlerce kişi hâlâ kayıp. Meksika, Brezilya, Küba, AB ve ABD dahil birçok ülke arama kurtarma ekibi gönderdi; Türkiye de iki askeri nakliye uçağıyla 75 personel ve arama kurtarma köpekleri sevk etti. Venezuela yönetiminin, ABD yaptırımları nedeniyle dondurulmuş varlıklarını kullanamaması, kriz yönetimini daha da zorlaştırdı.

İngiltere İşçi Partisi Lideri ve Başbakan Keir Starmer, partisinden gelen baskıların ardından istifasını duyurdu. Starmer, İngiltere’ye uzanan Epstein skandalı ve seçim yenilgileri nedeniyle hedefteydi. Yerine gelmesi beklenen Andy Burnham’ın “sermaye dostu sosyalist” olarak nitelendiği, kendisini “sosyalist” olarak tanımlasa da başbakanlığa liberal ekonomistlerle hazırlandığı belirtildi.

Kolombiya’da başkanlık seçimlerini, Trump’ın desteklediği sağcı aday Abelardo de la Espriella küçük bir farkla kazandı. Kolombiya’daki bu sağa kayış, Bolivya’da Rodrigo Paz’ın, Peru’daki tartışmalı seçimlerle birlikte, Latin Amerika’da Trump yönetiminin desteklediği sağ dalganın bir parçası olarak okunabilir.

ABD Yüksek Mahkemesi’nin bu dönemki kararları, Trump yönetiminin göç ve vatandaşlık politikalarına dair çelişkili bir tablo çizdi. Mahkeme bir yandan, Haitili (yaklaşık 350 bin) ve Suriyeli (yaklaşık 6 bin) göçmenlerin geçici koruma statülerinin (TPS) sonlandırılmasına izin vererek yüz binlerce kişinin sınır dışı edilmesinin önünü açtı; ayrıca sınırdaki sığınmacıların iltica başvurusu yapma hakkını kısıtlayan “metering” uygulamasını da onadı. Öte yandan mahkeme, Trump’ın doğumla vatandaşlığı kaldırmayı hedefleyen kararnamesini reddederek, ABD’de doğan çocukların doğuştan vatandaş olduğunu teyit etti; ancak trans kız çocuklarının okul spor takımlarında oynamasını engelleyen eyalet yasalarını da onadı.