Bu yazı 9 – 22 Eylül 2026 tarihli haber akışı esas alınarak hazırlanmıştır.

İÇ POLİTİKA

Çözüm Süreci: Yasa Yürürlükte, Peki Uygulama Nasıl Olacak?

Çerçeve Yasa’nın kabulünün üzerinden bir aydan fazla geçti; ancak uygulamaya dair somut bir adım yok. Önceki değerlendirmelerimizde “MGK ve devletin ilgili kurumları hangi şartlar yerine getirildiğinde onay verecek?” sorusunu sormuştuk. Soru hâlâ yanıtsız. AKP’li Bilici, MGK kararının Aralık ayına kadar çıkmasını beklediğini söyledi. Meclis Başkanı Kurtulmuş, izleme komisyonunun ancak 1 Ekim’den sonra kurulacağını açıkladı. Süreçte tekrar bir yavaşlatma dönemine girildiği anlaşılıyor. Öte yandan Mehmet Uçum ise Öcalan’ın silahsızlanma komisyonuna katılacağını doğruladı. 

Kürt tarafında da sürecin ilerlemesine dönük eleştiriler yoğunlaşmış görünüyor. Meclis iradesine vurgu yapan Ahmet Türk, “Meclisten bir kanun çıkıyor fakat adeta yok hükmünde sayılıyor; Milli Savunma Bakanlığına ve farklı mercilere gözlem grubu olarak havale ediliyor” dedi. Kandil’den de benzer nitelikte açıklamalar geliyor. Duran Kalkan, PKK yönetimini ve 800 kadroyu kapsam dışı bırakan yasanın “uygulanmamak için çıkarılmış” izlenimi verdiğini söyledi. Cemil Bayık, Öcalan özgür olmadan silah bırakmayacaklarını açıkladı. 

Ancak Öcalan’ın umudunu koruduğu anlaşlıyor. Öcalan, 14 Eylül’deki görüşmede sürecin gecikmeden adım atılmasını gerektiren bir aşamada olduğunu belirterek provokasyonlara karşı uyardı. DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan da önümüzdeki günlerde silahsızlanmaya dair önemli gelişmeler beklediklerini söyledi. 

Dönemin en çok konuşulan başlığı İmralı’daki “villa” tartışması oldu. Tartışmayı Bahçeli’nin kendisi başlattı: Nagehan Alçı’nın aktardığına göre Bahçeli, Öcalan için İmralı’da ev inşa edildiğini, ancak Öcalan’ın “statü istediği” için eve girmeyi reddettiğini söyledi. Pervin Buldan ise 250 metrekarelik yapıya “villa” demenin art niyetli olduğunu belirtti. Magazinel görünen bu tartışma ciddiye alınmalı. Öcalan’ın statüsü ve komisyondaki rolü tartışılmadan önce meselenin içi villa tartışmasıyla boşaltıldı; kamuoyunun dikkati asıl sorulardan “villa” imgesine çekildi.

Sürecin yavaşlığı çoğu zaman iktidarın seçim hesabıyla açıklanıyor: Cezaevlerinden binlerce kişinin çıktığı, kadroların döndüğü bir ortamda seçime girilmek istenmediği düşünülebilir. Öte yandan devletin bölgede elini güçlü görmesi ve süreci tamamen kendi ajandası ve zamanlamasıyla yürütme isteğinin daha belirleyici olduğu da söylenebilir. Süreç devam ediyor ancak binlerce kadronun çıkışının Kürt toplumunda yaratacağı moral etki zamana yayılarak sönümlendirilmek isteniyor. Hedef, alt kültüre sıkıştırılmış güçsüz bir Kürt siyaseti. İHD Diyarbakır Şubesi’nin 2026’nın ilk yarısında Kürt illerinde en az 1.804 hak ihlali kaydetmesi, 33 yıllık tutsak Hicran Binici’nin tahliyesinin beşinci kez ertelenmesi ve Adli Tıp Kurumu’nun “cezaevinde kalamaz” raporuna rağmen ağır hasta Mehmet Elçe’nin tahliye yerine sürgün edilmesi, müzakere dili ile sahadaki güvenlikçi pratik arasındaki makasın kapanmadığını gösteriyor.

Sürecin Alevi toplumunu dışlayan bir eksende yürüdüğü yönündeki kaygılara da bu dönemde yanıtlar geldi. Öcalan, kendisine atfedilen “Yavuz–İdris ittifakı” benzetmesine açıklık getirerek amacın Aleviliği Sünnilik içinde eritmek değil, Kürtleri ve Alevileri demokratik ittifakın kurucu öznesi haline getirmek olduğunu söyledi. Tuncer Bakırhan da Alevi örgütleriyle görüşerek “Alevilerin eşit olmadığı bir sürece rızalık vermeyeceğiz” dedi. Önceki değerlendirmelerimizde sürece katkı sunmadığını tespit ettiğimiz Alevi bildirisi tartışmasının bu şekilde karşılık bulması olumlu.

Demirtaş Serbest Kalacak mı?

Selçuk Mızraklı 8 Eylül’de cezasını doldurarak cezaevinden çıktı; Demirtaş ise hâlâ içeride. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın derhal serbest bırakılması çağrısını yineledi. Bahçeli’nin daha Ağustos başında “Demirtaş evine kavuşmalı” demesine rağmen tahliyenin gerçekleşmemesi, bu dosyada Erdoğan ile “devlet aklı” arasında bir ayrışma olduğunu düşündürüyor. Mehmet Uçum’un Anayasa’nın 90. maddesinin AİHM kararlarının bağlayıcılığına dayanak olamayacağı yorumunun Demirtaş için de işletildiği anlaşılıyor. Erdoğan, Demirtaş ve Kavala gibi sembolik davalarda geri adım atmak istemiyor; bir kapı açıldığında aynı içtihadın diğer tutuklulara da uygulanması gerekecek. Bu dosyaların sürecin devamında ve hatta seçime giderken bir pazarlık aracı olarak tutulması da olası.

2028 Hesabı: “Cumhurbaşkanımızı Tekrar Seçmek” ve Mansur Yavaş

Dönem boyunca iktidar cephesinden seçim takvimine dair açıklamalar yoğunlaştı. Uçum, Meclis’in seçim yenileme kararı alması halinde seçimin 16 Nisan 2028’de yapılabileceğini söyledi. En çarpıcı açıklama ise Adalet Bakanı Akın Gürlek’ten geldi. Gürlek, bir AKP il toplantısında “2028’de Cumhurbaşkanımızı tekrar seçmek için bir seçim düzenlenecek” dedi. Yargının başındaki bakanın seçimin amacını böyle tarif etmesi, yargı ile siyaset arasındaki sınırın artık gizlenme gereği bile duyulmadan kalktığını gösteriyor. İktidar bloğunun 331 sandalyesi seçim yenileme için gereken 360’ın altında. Bu da muhalefetin desteğini ve/veya muhalefetten koparılabilecek vekillerin önemini artırıyor. Uçum’un yeni anayasa için çizdiği yol haritası ise ilk dört maddeyi, 50+1’i ve laikliği “kırmızı çizgi” olarak koyuyor, “özgürlük fetişizmi”ne karşı uyarıyor.

Muhalefet cephesindeki en önemli gelişme Mansur Yavaş’ın hamleleri oldu. Yavaş, 10 Eylül’de Erdoğan’la görüştü ve CHP ile YENİ Parti’ye “gereğini yapmaktan çekinmem” uyarısında bulundu. İki hafta sonra, 23 Eylül’de de CHP’den istifa etti. Ziyaret ve istifa kamuoyunda haklı olarak bir “biat” görüntüsü olarak okundu. Yavaş aday olmayabilir; ya da bağımsız veya başka bir partinin adayı olarak muhalefet oylarını bölebilir. Her iki durumda da hamle, Yeni Parti’nin olası adaylarını ve İmamoğlu çizgisini etkisizleştirmeye hizmet ediyor. Kürt seçmenin oyunu almakta zorlanacak, milliyetçi tabanı ise bölecek bir adaylık, Erdoğan’ın karşısına en zayıf rakibi çıkarma hesabına uygun düşüyor.

“Ailem Güvende”(!) 

Dönemin en ağır insan hakları tablosu, 12 Eylül’de başlatılan “Ailem Güvende” operasyonlarıyla ortaya çıktı. 15 ilde 162 kişi, dokuz dernek ve 13 işletmeyi hedef alan operasyonlarda Kaos GL yöneticileri evlerinde gözaltına alındı. Kaos GL’nin yönetim ve denetim kurulundan yedi kişi ile 24 yıllık gazeteci Tuğba Tekerek tutuklandı. 17 Eylül itibarıyla tutuklu sayısı en az 81’e ulaştı. Tutuklananlar arasında 2010’dan bu yana LGBTİ+ bireylerin ailelerini bir araya getiren Nedime Erdoğan gibi isimler de var. Savcılığın sevk yazısında dernek yöneticileri arasındaki olağan yazışmalar “suç işlenmesini kolaylaştırma” olarak nitelendi. İstanbul Barosu’nun raporu gözaltında kötü muamele ve işkence izlerini belgeledi; Kaos GL de Sincan Cezaevi’ndeki üyelerinin çıplak arama, zorla saç kesimi ve tecrite maruz kaldığını açıkladı.

Operasyonlar tek başına değil. Adalet Bakanı Gürlek’in imzasıyla 175 başsavcılığa “genel ahlaka aykırı içerik ve oluşumlardan korunma” genelgesi gönderildi. Evrensel Gazetesi, Barış Akademisyenleri, MLSA ve çok sayıda gazeteci ile hak örgütünün hesaplarına erişim engeli getirildi. Milli Eğitim Bakanı Tekin, öğretmenlere getirilen önlük zorunluluğunu “LGBT’yi çağrıştıran” kıyafetlerle gerekçelendirdi. Erdoğan da BM kürsüsünde “küresel cinsiyetsizleştirme” politikalarına karşı mücadele edeceklerini söyleyerek operasyonları uluslararası arenada savundu. Üniversitelerde de benzer bir iklim hissediliyor: Kurul ve komisyon adlarının değiştirildiği, “toplumsal cinsiyet” kavramının dışlandığı, trans öğrencilerin kampüslerde giderek görünmez hale geldiği bir ortam oluştu. Tutuklananların hikâyeleri de suçun nasıl kurgulandığını gösteriyor: Kaos GL hakkında yalnızca haber yapan bir gazeteci ile LGBTİ+ bireylerin aileleriyle on beş yılı aşkın süredir dayanışma çalışması yürüten bir anne cezaevine gönderildi. LGBTİ+ karşıtı yasaklarıyla bilinen Rusya’da bile neyin suç sayıldığı yasayla tanımlanıyor; burada ise yasal bir düzenleme dahi yapılmadan, insanlar yalnızca kimlikleri ve örgütlenmeleri nedeniyle evlerinden alınıyor.

Bu tabloya karşı dayanışma da büyüdü. 114 kadın örgütü “LGBTİ+ olmak ve örgütlenmek suç değildir” diyerek ortak tavır aldı. Aralarında Judith Butler ve Thomas Piketty’nin de bulunduğu bini aşkın akademisyen tutukluların serbest bırakılmasını istedi. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri de gözaltındakilerin serbest bırakılması çağrısı yaptı.

Diğer gündemler

Amedspor’un Süper Lig’deki başarısı, farklı görüşlerdeki Kürtlerin ortak paydasına dönüştü; ancak İstanbul’da kutlama yapan taraftarlara polis müdahale etti. Kürt kimliğinin sahada normalleşmesi ile tribünlerde ve sokakta süren ırkçılık arasındaki gerilim, “Terörsüz Türkiye” söyleminin toplumsal karşılığını sınıyor. 

Kadına yönelik şiddette cezasızlık tablosu değişmedi. KCDP’ye göre 2026’nın ilk altı ayında 151 şüpheli kadın ölümü yaşandı; Ağustos’ta 22 kadın öldürüldü. Rojin Kabaiş dosyasındaki yeni bilirkişi raporu “intihar” varsayımını zayıflatırken, Aleyna Çakır davasında sanığa “ödül gibi” 4 yıl hapis verildi. Nafakaya süre sınırı getirilmesi planı ise, kadın örgütlerine göre kadınları ev içi şiddete hapsedecek. Buna karşın 80 kadın 31 Ekim – 1 Kasım’da Ankara’da bir barış ve demokrasi konferansı düzenleyeceklerini duyurdu.

Ekolojide ise “yeşil” söylem ile talan yan yana ilerliyor. COP31’e ev sahipliği yapacak Türkiye’de Orman Genel Müdürlüğü’nün yasa taslağı, devlet mülkiyetindeki orman alanlarını küresel iklim kriziyle mücadele ve emisyon ticareti kapsamında işletmek ve yönetmek üzere 49 yıllığına şirketlere devrediyor. Gabar’da petrol için ormanlar dinamitleniyor, Hakkari için bir “maden destanı” yazılacağı ilan edildi, Trakya’nın geniş bir bölümünde acele kamulaştırma kararı alındı. Yine de yerel direnişler sonuç almayı sürdürüyor: Ordu’da Çambaşı Yaylası ve Diyarbakır’da Xana Axpar maden projeleri mahkeme kararıyla durduruldu.

EKONOMİ

Fon Krizi: Bireysel Vurgun mu, Siyasi Korumayla Büyüyen Bir Rant Düzeninin Çöküşü mü?

Dönemin ekonomideki belirleyici gündemi fon krizi oldu. Pusula Portföy’ün 15 Eylül’de temerrüde düşmesinin ardından BIST 100, 16 Eylül’de yüzde 5,54 değer kaybetti ve devre kesici devreye girdi. SPK ertesi gün yedi portföy şirketinin 130’u aşkın fonunu tasfiyeye aldı. Euronews’e göre bu fonların varlıkları 826 – 891 milyar lira, etkilenen yatırımcı sayısı 500 binin üzerinde. SPK tasfiye süresini altı aya çıkardı; Pusula Portföy ve Tera Holding başkanları ve yöneticileri gözaltına alındı. Adalet Bakanı Gürlek’in açıkladığı bilançoya göre soruşturma 60 kişiyi kapsıyor.

Mekanizma, uzmanlar için sır değil. Son iki üç yılda Türkiye’de halka arzlar bir salgına dönüştü. Sermayesinin küçük bir kısmıyla halka açılan, işlem hacmi dar hisseler, görece küçük alım miktarlarıyla katlanarak yükseltildi. Bu hisseler fonlar aracılığıyla küçük yatırımcıya pazarlandı ve fonların değeri kâğıt üzerinde şişirildi. Euronews’in aktardığı verilere göre soruşturmaya konu hisselerden Katılımevim ve Destek Finans Faktoring yılbaşından bu yana yüzde 300 değer kazanmıştı; Pusula Portföy, Katılımevim’in yüzde 25,59’unu kontrol ediyordu. Medyascope’un derlemesine göre bu fonlardan biri 2021’den bu yana 524 kat büyümüş, fonların toplam büyüklüğü Kasım 2025’teki 297 milyar liradan Ağustos 2026’da 800 milyar liranın üzerine çıkmıştı. Kerim Rota, ekranda katlanmış görünen fon değerlerinin yalnızca kâğıt üzerindeki kayıtlar olduğunu, 800 milyar liralık varlığın 300 – 350 milyar lirasının “şişirilmiş fiyatlardan alıcı çıkmayacak” riskli hisse fonlarında olduğunu anlatıyor. Rota’nın dikkat çektiği bir adaletsizlik de var: Erken çıkış talebi verenler ile vermeyenler arasındaki kayıp farkı. Kâğıt üzerinde bin katına çıkmış bir değerin kamu kaynağıyla telafisi, faturanın bir kez daha tüm topluma kesilmesi anlamına gelecek. Timur Soykan da yüzde 10 binlik getiriyle gelen 25,5 milyarlık vurgunun arka planını anlattı.

Asıl soru, bu kadar büyük bir yapının nasıl gözden kaçtığı. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, daha 4 Kasım 2025’te bazı fonlar üzerinden manipülasyon yapıldığını açıklamıştı. SPK’nın yoğunlaşmayı sınırlayan kapsamlı düzenlemesi ise ancak 28 Ağustos 2026’da geldi ve fonları sığ hisselerdeki büyük pozisyonlarını satmaya zorlayarak kendi kendini besleyen bir çöküşü tetikledi. TİP Milletvekili Ahmet Şık’ın sorduğu gibi: “10 ay neden beklendi, kapalı fonlardan kimler çıktı?” Şık, kriz patlamadan önce bazı isimlerin fonlardan çıktığı iddialarının araştırılmasını istiyor. CHP de krizin 10 aylık bir sürecin sonucu olduğunu belirterek Meclis araştırması talep etti.

İktidar cephesinin tutumu ise sorumluluktan kaçış üzerine kuruldu. AKP Ekonomi İşleri Başkanlığı’nın SPK’nın görev ve yetkilerini hatırlatan paylaşımında, kurumun bağlı olduğu Bakan Şimşek’in adının anılmaması dikkat çekti. Akif Beki, bu tabloyu Şimşek’in “günah keçisi” ilan edilip edilmediği sorusuyla ele aldı. İktidara yakın medyada Şimşek’e ve SPK’ya yönelen suçlamalar, SPK sanki Cumhurbaşkanlığı’ndan bağımsız, kimsenin dokunamadığı bir kurummuş gibi bir algı yaratmaya çalışıyor. Oysa MASAK’ın en küçük para transferini izleyebildiği bir sistemde, yüz milyarlarca liralık bir şişirmenin Cumhurbaşkanlığı ekonomi kurulları, Hazine ve SPK’nın gözünden kaçmış olması mümkün değil. Bir göz yumma olduğunu, iktidarın krizi önceden fark edip kontrollü bir patlatma yolunu seçtiğini düşünüyoruz. Öte yandan bu krizin ne kadar kontrol altında tutulabileceği de ayrı bir muamma… Operasyonun aynı zamanda seçim öncesinde bir “bahçe temizliği” işlevi gördüğü ve sıranın ileride iktidara yakın başka sermaye çevrelerine de gelebileceği ihtimali de göz ardı edilmemeli.

Krizin maliyeti yalnızca fon yatırımcılarıyla sınırlı değil. Reuters’a göre Merkez Bankası, borsanın çöktüğü 16 Eylül’de yaklaşık 5 milyar dolar döviz sattı. Bloomberg’in aktardığına göre Türkiye Varlık Fonu, düşüşü frenlemek için Ziraat Portföy fonları aracılığıyla BIST 30 hisseleri topladı. Kamunun büyük ve likit hisseleri alması, sığ hisselerde sıkışan fonların zararını kapatmak için ihtiyaç duyduğu likiditeyi dolaylı olarak sağlıyor. Rezervler ise zaten üç haftalık bir düşüş serisindeydi. 29 Temmuz – 11 Ağustos değerlendirmemizde rezerv birikiminin seçim öncesinde “daha geniş bir hareket alanı” için yapıldığını yazmıştık. Bu hareket alanının bir kısmı şimdiden fon krizinin yangınını söndürmeye harcanıyor.

Çözüm önerileri de tartışılıyor. Özgür Demirtaş, sisteme erken girip çıkanların anapara dışındaki kârlarının geri çağrılmasını, yöneticilerin kazançlarının ve fonların topladığı ücretlerin bir havuzda toplanarak mağdurlara dağıtılmasını öneriyor. Ancak iktidarın önceliği eleştiriyi bastırmak gibi görünüyor: Fon krizini yorumlayan ekonomistler Uğur Gürses ve Veysel Ulusoy’un da aralarında olduğu 194 X hesabına erişim engeli getirildi. 

Faturanın kimlere kesileceği ise önümüzdeki dönemin asıl siyasi sorusu olacak. 

Emekçinin Faturası

Fon krizi gündemi domine ederken emekçilerin kaybı da büyüdü. DİSK-AR’a göre işçilerin yılın ilk sekiz ayındaki ücret kaybı 1,86 trilyon lira. Eylül’de yoksulluk sınırı 124 bin liranın üzerine çıktı, motorin ilk kez 100 lirayı aştı. OVP’de yukarı çekilen enflasyon hedefine göre belirlenecek ücretler, emeğe kurulmuş bir tuzak. Ağustos’ta en az 226 işçi iş cinayetinde öldü; MESEM öğrencilerinden iki yılda 37’si hayatını kaybetti.

DIŞ POLİTİKA

BM Genel Kurulu: Kürsüde Şov, Kulislerde Pazarlık

BM Genel Kurulu, İran – ABD – İsrail savaşı ve Ukrayna’nın gölgesinde toplandı ve her zamanki gibi liderlerin iç kamuoylarına dönük bir sahneye dönüştü. Erdoğan’ın Gazze’yi “çağımızın en utanç verici temerküz kampı” olarak nitelediği konuşma, BM’den çok Türkiye’ye hitap eden bir seçim konuşmasını andırdı. Beş daimi üyenin vetosuyla kilitlenen BM’de kısa vadede yapısal bir değişiklik beklemek gerçekçi değil. Asıl hareket kulislerdeydi. İran Dışişleri Bakanı Arakçi, Witkoff ve Kushner ile üç saat görüştü; İran ablukanın kaldırılması, bloke varlıkların serbest bırakılması ve tüm cephelerde çatışmanın sona ermesi şartlarını yineledi. Trump ise anlaşmanın ABD ara seçimlerinden sonra gelebileceğini söyledi. Trump ile Zelenski de BM’de bir araya geldi; ABD, Grönland’da kalıcı askeri varlık hakkı elde etti.

İran Savaşı ve Körfez: Mekke İttifakı İlk Sınavında

Savaşta çıkmaz durum sürüyor. ABD, seçimlere kadar yeni bir cepheye girmek yerine İran’ı ekonomik ablukayla zayıflatmayı tercih ediyor. Brent petrolün 100 doları aşmasına karşın, bu seviye piyasalarca yeni bir denge olarak kabullenilmeye başladı. Başka üreticilerin üretimi artırması ve Hürmüz dışı güzergâhların gelişmesi, zamanla Hürmüz kozunu İran’ın aleyhine çevirebilir. İran ise Hürmüz kozu ile birlikte diplomasiyi kullanarak Trump’ı ara seçimlere kadar oyalamayı ve “topal ördek” konumuna düşürmeyi hedefliyor. 

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın kurduğu Mekke İttifakı’nın ABD’nin İran’ı çevreleme stratejisinin parçası olduğunu değerlendirmiştik. İttifak bu dönemde ilk ciddi sınavıyla karşılaştı. Husiler Babülmendep’e ilerledi, Riyad’ı ve Aramco tesislerini hedef aldı; Yemen’de 130 binden fazla kişi yerinden edildi. CNN, 100’den fazla ABD’li askeri danışmanın Suudi Arabistan’a hedefleme desteği verdiğini yazdı; ABD ayrıca Suudi Arabistan’a 48 F-35 satışını onayladı. Hakan Fidan ise Suudi Arabistan’ın askeri ihtiyaçlarını karşılayabileceklerini açıkladı. İçeriğini Meclis’in ve kamuoyunun bilmediği bir ittifakın yükümlülükleri, Türkiye’yi adım adım bir bölgesel savaşın tarafı haline getirebilir. İran savaşı yalnızca İran’la sınırlı değil; Suudi–Husi savaşı, Haşdi Şabi’nin Irak ordusuna entegrasyonu ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması aynı denklemin parçaları. Bu cephelerin hiçbirinde ilerleme yok. Kasım’daki ABD ve İsrail seçimlerinden sonra bölgenin çok daha fazla karışması ihtimali ciddiye alınmalı.

Kürt Coğrafyasında “Entegrasyon”

Kürt coğrafyasının dört parçasında da entegrasyon gündemi öne çıktı. Alişan Akpınar’ın Yeni Bir Ortadoğu Şekillenirken Kürtler başlıklı yazısında vurguladığı gibi, Türk devletinin entegrasyondan anladığı PKK’nin tasfiyesi ve Kürtlerin siyasi bir özne haline gelmemesi. Dönemin gelişmeleri bu tespiti doğruluyor. Rojava’da SDG’nin feshinin ardından üç kriz alanı öne çıktı: Eski SDG üyesi Sîpan Hiznî kaçırılarak öldürüldü; Kobanî Cezaevi’ndeki yangında en az 10 kişi hayatını kaybetti; Kürtçenin haftada üç saatle sınırlanmasına karşı eylemler sürüyor. Mazlum Abdi’nin Kobanî’ye gitmesiyle olaylar yatıştırıldı. Öcalan’ın aynı günlerde provokasyonlara karşı yaptığı uyarı bu olaylarla birlikte okunmalı. Kobanî – Kamışlı bağlantısının koparılması ve Rojava yönetiminin daha dar bir alana sıkıştırılması ihtimali, Ankara’nın rolünü sorgulamayı gerektiriyor.

Kürtçenin üç saatlik seçmeli derse indirilmesini tek dilli devlet modelinin korunması olarak ele almıştık. Bu dönemin gelişmeleri tablonun daha geniş olduğunu gösteriyor: Türkiye, kendi Kürtlerine uyguladığı “iki üç saatlik seçmeli dersle yetinen alt kültür” politikasını Suriye’ye de dayatıyor; İran’daki gelişmelere bağlı olarak ileride Rojhilat için de benzer bir çerçeve dayatmak isteyecektir. Bildiğimiz anlamda bir devletin ve ordunun bulunmadığı Suriye’de ve Irak’ta Türkiye, ABD’nin desteğini arkasına alarak bu boşluğu Kürtlerin kazanımlarını sınırlamak için kullanıyor. Irak’la yakın zamanda imzalanan petrol boru hattı anlaşması da Türkiye’nin Irak’taki etkinliğinin bir göstergesi. Cemil Bayık’ın Mazlum Abdi’nin Şam’daki danışmanlık görevini kabul etmesini eleştirmesi ise entegrasyonun Kürt hareketi içinde de gerilim yarattığını gösteriyor.

Irak’ta ise önemli adımlar atıldı. Irak Başbakanı Zeydi, Şengal’de YBŞ ve YJŞ’lilerin statülerinin tanınacağı bir entegrasyon anlaşmasını duyurdu. Anlaşmanın uygulamasına dair veriler henüz net değil; ancak Kürt güçlerinin Şengal’den çıkarılmadan, Irak hükümetine bağlı bir statüye kavuşması anlamına gelebilir. Başur’da KDP ve KYB’ye bağlı peşmerge birlikleri yıllar sonra, ABD’nin uzun süredir talep ettiği biçimde tek komuta altında birleşti. Buna karşılık Haşdi Şabi’nin devlet kontrolüne alınması süreci çıkmaza girdi ve takvim 2028’e sarktı. Irak Başbakanı, Türk askerinin çekilmesi için Ankara ile görüşmelerin sürdüğünü açıkladı.

İran ise savaşın gölgesinde Başur’daki Rojhilatlı Kürt partilerini hedef almayı sürdürüyor. Süleymaniye’deki parti karargâhları füze ve İHA’larla vuruldu, ertesi gün KDP-İ’nin Erbil(Hewlêr)’e bağlı üssü bombalandı. Dikkat çekici bir gelişme de İran İçişleri Bakanı Mumini’nin 16 Eylül’de Ankara’yı ziyaret etmesiydi. Mumini, “PKK, PJAK ve tüm kolları varlıklarını sona erdirmeli” dedi. Bu görüşme, silahsızlanma sürecinin PJAK’ı da kapsayacak biçimde genişletilmesi riskini gündeme getiriyor. Türkiye’nin bu adımla Mekke İttifakı’nın İran’a karşı olmadığı mesajını vermek istediği de düşünülebilir. Ancak Rojhilat’taki baskı ve direniş koşulları göz önüne alındığında, sürecin PJAK’ın tasfiyesine sıkıştırılmasının onu çıkmaza sokacağı açık. Rojhilat’ta ise Jîna Emînî’nin ölümünün dördüncü yıldönümünde genel grev yapıldı; Af Örgütü’nün raporu İran’ın protestolarda insanlığa karşı suç işlediğini ve öldürülen protestocuların yüzde 62’sinin Kürt ve Beluç olduğunu ortaya koydu.

Avrupa: Rusya Gerilimi ve Almanya’da Sol – Sağ Ayrışması

Ukrayna’da gerilim artık Ukrayna – Rusya ekseninden Avrupa – Rusya eksenine kayıyor. Almanya, Leipzig Havalimanı’na yönelik İHA’lı saldırı girişiminden Rusya’yı sorumlu tutarak 150 Rus diplomatı sınır dışı etti. AB Yüksek Temsilcisi Kallas Rusya’ya daha büyük bedel ödetilmesini isterken Polonya Başbakanı Tusk, Rus saldırılarının Polonya topraklarına uzanabileceği uyarısında bulundu. Lavrov ise Avrupalıların saldırması halinde savaşın “farklı olacağını ve çok kısa süreceğini” söyledi. Trump’ın BM’de Zelenski’yle görüştükten sonra iki ülkenin “bir anlaşma yapacağını” söylemesi ise sahadaki tırmanmayla örtüşmüyor. ABD’nin Avrupa’yı Ukrayna konusunda bir bakıma kendi kaderine bırakması karşısında Avrupa’nın çareyi silahlanmada aradığı görülüyor..

Kemal Bozay’ın BirGün’deki değerlendirmesine göre Doğu’da AfD, ekonomik kaygıları göç, enerji fiyatları ve federal hükümete öfke üzerinden milliyetçi bir dile tercüme etti. Berlin’de ise Sol Parti kampanyasının merkezine konut krizini koydu; 30 yaş altı seçmenlerin neredeyse yarısı Sol’a oy verdi. AfD’nin eski Doğu Almanya’daki gücünün, birleşme sonrasında Doğu’nun ucuz ve “ikinci sınıf” işgücü muamelesi görmesinin yarattığı kızgınlıkla bağlantılı olduğu; 20 – 40 yaş arası genç erkeklerin aşırı sağa yöneldiği, emeklilik yaşı ve sosyal hakların törpülenmesinin belirleyici olduğu söylenebilir. Otomotiv ve beyaz eşyada Çin karşısında rekabet gücünü yitiren Alman sanayisinin yapısal bir kriz içinde olduğunu, bazı fabrikaların silah üretimine dönüştüğünü de hatırlatmak gerekiyor. AfD’li Ulrich Siegmund’un “kitlesel tersine göç” için orduya başvurulabileceğini ima etmesi, AfD’nin “barış” söylemine rağmen neyi temsil ettiğini açıkça gösteriyor. Silahlanan ve dünya siyasetinde proaktif rol arayan bir Almanya’da AfD’nin “barış” söylemine güvenmek mümkün değil. 

Berlin’deki sol zaferin New York’taki Mamdani deneyimiyle benzerliği ise dikkat çekici. Ancak bu yönetimler vaatlerini neoliberal yapılar ve devlet baskısı altında hayata geçiremezse, başarısızlık sağın yükselişini hızlandırabilir. Sağın başarısızlıkları sistemce örtülürken solun başarısızlığı doğrudan “solun başarısızlığı” olarak sunulacaktır. 

Yapay Zekâ: Sermayenin İçinden “Fren” Çağrısı

Anthropic CEO’su Dario Amodei’nin yapay zekânın bu hızla 6 – 12 ay içinde tüm interneti ele geçirebileceği uyarısı ve OpenAI CEO’su Altman’ın bu çağrıyı desteklemesi, sektörün içinden gelen ilk ciddi yavaşlama talebi oldu. Trump ise BM kürsüsünde yavaşlama taleplerini Çin’in işine yarayacak “hastalıklı bir komplo” olarak niteledi. 

Konunun iki boyutu öne çıkıyor. Birincisi, birkaç dev şirketin hiçbiri tek başına frene basabilecek durumda değil; aralarındaki tartışma, pazarı kendi aralarında düzenlemeye çalışan bir tekeller pazarlığı görüntüsü veriyor. İkincisi ise meselenin tamamen ABD–Çin rekabetine sıkışmış olması ve Avrupa’nın bu oyunda neredeyse hiç yer almaması. Kaba kuvvete dayalı algoritmaların yol açtığı enerji ve su tüketimi, BM gündemindeki yapay zekâ destekli otonom silahlar ile birlikte düşünüldüğünde, bu teknoloji nükleer silahlanma ya da iklim krizinde olduğu gibi uluslararası bir düzenleme gerektiriyor. Ancak dünya bugün böyle bir ortak yönetimden çok uzak.